(Dünkü köşe yazımızın devamıdır…)

Yine aynı üçlü, yine Ankara ve yine aynı otel odası.

Aydın abi duşa girmek için soyunur, sonra pantolonunun arka cebinden bir tomar para çıkarıp sayar, geri yerine yerleştirir.

Tayfur abi sorar: “Nediysin oğlum?”

Cevap, “Oğlum siz paramı çalarsınız ........diye saydım” der ve duşa girer.

Su sesi gelince Adnan Kantarcı pantolonun arka cebinden bir miktar parayı alır, Tayfur abi parayı saydığını, anlayacağını söylese de, o şimdi saydığını unutmuştur diyerek parayı cebine koyar. Aydın abi banyodan çıkar ve hemen parasına yönelir ve tekrar sayar, "hah” der “Aferin çalmamışsınız” diyerek parasını yerleştirir.

Ertesi gün İstanbul'a doğru yola çıkarlar, Bolu Koru motele geldiklerinde Adnan Kantarcı çok yorulduk burada kalalım der. Diğerleri "Yav yola çıkalı ne oldu ki yoruldun, gidelim” deseler de dinletemezler ve orada kalırlar. Yerler, içerler, eğlenirler. Adnan Kantarcı hesabı öderken o zamana göre çok para sayılan yüz lira bahşiş bırakınca Aydın abinin kafasında şimşekler çakar ve anlar “Ulan peze.nkler bu para benim param.....”

Bir arkadaşıyla Bursa'dan İstanbul'a gelirler, Harem feribot iskelesinde feribot beklerken bir anda etrafları polis ekiplerince sarılır, arabanın içi didik didik aranır, uyuşturucu ihbarı yapılmıştır. Araç aranırken üst araması başlar, arkadaşının cebinden bir kalıp sabun çıkar (Bursa da otelde kullanılmış telef olmasın diye cebe konmuş) babamın cebinden babaannemin iç cebine koyduğu, hamaylı, hozelek kabuğu, üzerlik tohumu(nazar için) çıkar. Polisler sabunun içinde mutlaka uyuşturucu buluruz diyerek sabunu bıçakla oyarlar ama nafile, bildikleri sabundur.

Komiser sinirlenir, “Bırakın....., bunlardan kaçakçı değil hiç bir bok olmaz.....”

Sevgili babam büyük oğluma İbrahim ismini koyduğu zaman, oğlan biraz büyüyünce Urfa Halilürrahman’da kurban keselim demişti. Oğlum beş yaşına geldiği halde biz bir türlü nasip olup da Urfa’ya gidememiştik. Babamın İstanbul'da yaşayan Urfalı Yaşar ağa diye bir arkadaşı vardı, onun Urfa’ya gittiği bir gün biz de kurban adağımızın ifası için annem, babam, ben ve eşim Urfa'ya gittik.
Yaşar ağa bizi bir düğüne davet etti, annemle eşimi otelde bırakarak biz düğüne gittik. Gece yarısı otele dönerken, babam, “Oğlum benim hanımım beni bekler, yatmamıştır, sen şimdi kapıda kalmayasın" diye bana bir dokundurmada bulundu. Ben de bakarız dedim ve odalarımızın kapısına geldik. Yan yanaydı odalarımız, aynı anda kapıları tıklattık ve ben tık demeden bizim odanın kapısı açıldı. Eşim yatmamış beni bekliyordu, babam hala kapıyı yumrukluyor annem bana mısın demiyordu. Babama dönüp "Baba herhalde açılmayacak bizim odaya buyur" dediğimde babamın yüzünü görmenizi isterdim.....

Annemle bir gün yolları Yalova’ya düşer ve devrin meşhur oteli Termal otelde kalmak için otele giderler. Annemin diz kapaklarında protez olduğu için birkaç da ameliyat geçirdiği için bastonla yavaş yavaş yürürken, babam hızla resepsiyona gider ve çift kişilik bir oda ister. Terslik olacak ya görevlinin evlilik cüzdanı isteyeceği tutar. Babamın asabı bozulur, görevliye döner ve bastonla aksaya aksaya gelen annemi işaret ederek, “Ula şuna bagh hele, biriynen otele gelecek olsam bunnan mı gelirim, hele şuna bagh başgasının arvadına benziy mi?”...

Öğrenecek o kadar çok şey vardı ki sizden ama erken gittiniz be babam...

Ruhunuz şad, mekanınız cennet olsun...