HAKİKATİN ÜZERİNE ÖRTÜLEN SİYASİ PERDE
İnsanoğlu zaman zaman çıkarları uğruna, hakikati göz ardı etme eğilimi gösterir. Bu eğilim, özellikle siyasi tercihlerin kişisel inançları ve ahlaki değerleri bastırdığı durumlarda daha da belirgin hale gelir. Siyasi partilerden ya da siyasilerden doğrudan veya dolaylı menfaat elde eden kişi, bir süre sonra eleştirel bakışını kaybedip, ne söylenirse onu doğru kabul etme alışkanlığına kapılır. Halbuki Kur’an-ı Kerim, insana hakikati araştırma sorumluluğu yükler: “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (Hucurât, 12). Bu ayet, ön yargı ve koşulsuz kabullere karşı bir uyarıdır.
Türkiye’de bir kısım insanlar, hükümetin yaptığı her işi doğru kabul ederken; bir başka kısım ise muhalefetin her adımını kutsallaştırmaktadır. Ne var ki bu iki tutum da hakikate sırt çevirmişliktir. Hükümetin yaptığı her şeyin mutlak doğru olduğunu savunmak, eleştiriyi hainlik saymak kadar, yargı süreci devam eden bir kişi hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadan onu masum ilan etmek de aynı ölçüde tehlikelidir. Bu durum, kişinin kendi düşünsel tutarlılığını yitirmesiyle sonuçlanır.
YARGIYA GÖRE DEĞİL, YARGIYA RAĞMEN HÜKÜM VERMEK
Son dönemlerde Türkiye’de sıkça karşılaşılan bir başka sorun da yargı kararlarının içeriğini bilmeden yapılan körü körüne yorumlardır. Örneğin Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen soruşturmalarda, henüz tüm hukuki süreçler tamamlanmadan ve delil durumu ortaya konulmadan bir kısım medya ve kamuoyu, bu süreci “siyasi tutuklama” olarak etiketlemiştir. Oysa Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi açıktır: “Şüphelinin veya sanığın kaçma, delilleri karartma veya suç işlemeye devam etme ihtimali varsa tutuklama kararı verilebilir.”
İstinaf ve Yargıtay kararlarında da vurgulanan temel husus; yargı süreci tamamlanmadan kamuoyunun yönlendirilmemesi gerektiğidir. Nitekim İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’nin (İstinaf) 2023/2271 E. sayılı kararında şu ifadeye yer verilir: “Henüz iddianamesi dahi okunmamış bir dosya hakkında kanaat beyan etmek, masumiyet karinesine aykırıdır.” Dolayısıyla bir kişiyi sırf siyasi aidiyeti nedeniyle ya da siyasi karşıtlığına dayanarak suçlu ya da suçsuz ilan etmek, aklın ve hukukun iflasıdır.
YARGIYA GÖRE DEĞİL, YAYGARAYA GÖRE YORUM YAPAN BİR TOPLUM
Ne yazık ki içinde yaşadığımız toplumda yargı kararları değil, sosyal medyada oluşturulan yaygara belirleyici hâle gelmiştir. İnsanlar, bir dava dosyasını okumadan, delilleri bilmeden, iddianameye göz atmadan “suçlu” ya da “suçsuz” ilan etmektedir. Medyada oluşturulan algılar, linç kültürüyle birleşip kamu vicdanının yerini almıştır. Bu durum, Anayasa’nın 38. maddesinde güvence altına alınan masumiyet karinesini fiilen yok saymak demektir. Oysa hukuk devleti olmanın temel şartı, hükmü yalnızca yetkili mahkemenin vermesidir; ne sokaklar ne de sosyal medya bu yetkiye sahip değildir.
Yaygaraya göre yorum yapma alışkanlığı, hem adaleti sulandırmakta hem de yargı mensuplarını baskı altında bırakmaktadır. Hâkim, vicdanına göre değil, kamuoyunun baskısına göre karar vermeye zorlandığında artık yargıdan değil, tiyatrodan söz edilebilir. Kur’an, “Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe itmesin.” (Maide Suresi 8. ayette) buyururken; bizde sevdiğimiz kişiyi aklamak, sevmediğimiz kişiyi karalamak için adaleti ezip geçmek sıradanlaştı. Oysa hakikate ulaşmak, duygulara değil delillere dayanır. Delilsiz bir yargılamanın sonucu adalet değil; zulümdür, güvensizliktir, kaostur.
HAK VE ADALETİN ÜSTÜNLÜĞÜ: KUR’AN VE SÜNNET PENCERESİNDEN
İslam’da adalet, sadece bireysel değil toplumsal bir sorumluluktur. Kur’an, adaleti ayakta tutan bir kavim olmayı emreder: “Ey iman edenler! Kendiniz, ana-babanız ve yakınlarınız aleyhine de olsa Allah için şahitlik eden, adaleti ayakta tutan kimseler olun.” (Nisâ, 135). Bu ayet, siyasi sadakat uğruna adaletin kurban edilmesini reddeder. Peygamber Efendimiz (s.a.v) ise bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Sizden öncekiler, güçlü olan suç işlediğinde onu serbest bırakır, zayıf olan suç işlediğinde ise onu cezalandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki kızım Fâtıma bile hırsızlık yapsaydı, onun da elini keserdim.” (Buhârî, Hudûd, 11). Bu ifade, adaletin kişiye göre eğilip bükülemeyeceğini ortaya koyar.
Ne yazık ki günümüzde bu ilkeye neredeyse hiç uyulmuyor. Kendi siyasi liderine toz kondurmayanlar, karşıtlarını küçük bir iddiayla linç edebiliyor. Bu, yalnızca bireysel bir tutarsızlık değil, toplumsal vicdanın da çürümesidir. Kur’an ve sünnetin adalet anlayışı, bu çürümenin panzehiridir; ancak bu anlayışa sarılmadıkça ne toplumsal barış sağlanabilir ne de yargı güvenilirliğini koruyabilir.
İNSANLARIN SÖZLERİYLE ÇELİŞMESİ: TUTARLILIK KRİZİ
Siyaset üstü düşünmeyi terk eden insanlar, zamanla kendi söyledikleriyle çelişmeye başlarlar. Bugün bir siyasi figürün her yaptığına “hukuksuzluk” diyen bir kimse, yarın aynı uygulama kendi desteklediği partiden geldiğinde sessiz kalıyorsa burada ahlaki bir çöküş var demektir. Bu durum, sadece kişisel bir ikiyüzlülük değil, aynı zamanda kamu vicdanının delik deşik olması anlamına gelir. Nitekim Ertay kararı olarak bilinen Danıştay 8. Dairesi’nin 2021/4023 E. sayılı kararında şu ifadeye yer verilir: “İdari işlemler keyfî değil, eşitlik ve adalet ilkesine uygun olmak zorundadır.”
Bu tutarsızlık, sadece bireyleri değil kurumları da yıpratır. İnsanlar artık yargıya değil, sosyal medyaya, adalete değil, kendi kanaatlerine göre hüküm verir hâle gelmiştir. Bu durum, adaletin işlemesini zorlaştırır ve devlete olan güveni zedeler. Bir toplumu ayakta tutan şey, sadece ekonomik refah değil, aynı zamanda adaletin tesisi ve bu adaletin herkes için eşit şekilde işlemesidir.
HAKİKATİ SAVUNMA CESARETİNE SAHİP OLANLAR
Siyasi aidiyetler, kişiliğin önüne geçtiğinde; gerçek, ayaklar altına alınır. Bugün bir kısım insan, hükümetin yaptığı her şeyi kutsarken; bir diğer kesim muhalefetin dokunulmaz olduğuna inanıyor. Oysa Allah katında muteber olan, hakkı tutup kaldırmaktır. Ne parti bayrağı ne de lider sevgisi, adaletin önüne geçmemelidir. İmam Gazali’nin de dediği gibi: “Zulüm, elbisesi adalet olan bir yalancının dilinden çıktığında daha yıkıcı olur.”
Toplum olarak şuna karar vermeliyiz: Ya fanatizmin kör kuyularında kaybolacağız ya da aklımızı, vicdanımızı ve imanımızı kullanarak hakikatin izini süreceğiz. Bu uğurda bazen kendi mahallene karşı durmak, kendi liderini eleştirmek gerekebilir. Çünkü hakikat, çoğunluğa değil, Hakk’a dayanır. Yasaların ruhu, Kur’an’ın adaletiyle, sünnetin ahlakıyla ve vicdanın sesiyle şekillenirse gerçek anlamda bir hukuk devleti olabiliriz.
UNUTULMAMALIDIR Kİ,
“Adaletin terazisi, siyasi sadakatin terazisiyle tartıldığında; hak, mutlaka yere düşer.”
SAYGILARIMLA!