Yeni yapılacak TOKİ’lerde komşuluk kültürünün yeniden canlanması adına çeşitli sosyal alanların yapılması gerektiğine dikkat çeken HİMYAÇDER Genel Başkanı Ece Budan, şehir dışındaki Malatyalılara çağrıda bulunarak Malatya’ya sahip çıkılması gerektiğini, Malatya’nın demografik yapısının çok hızlı bir şekilde değiştiğini söylerek, “Bu kadar olumsuzluğun içerisinde yapılaşırken de kültürümüzü kaybetmeden veya en azından bunları yaşatabileceğimiz ortamların sağlanması gerektiğini düşünüyorum” dedi.

6 Şubat 2023’te Malatya’nın yaşadığı asrın felaketi yalnızca binalarımızı yıkmadı. Binalarımızın içinde ve Malatya coğrafyasında yaşanan kültürel yapımız da zarar gördü. Şehrimizi yeniden yapısal açıdan ayağa kaldırırken kültürümüzü de yerli yerine oturtmalıyız. Bizi biz yapan kültürümüzden ve inancımızdan vazgeçmemiz söz konusu olamaz. Bu nedenlerle Malatya Sonmanşet gazetesi olarak şehrin önde gelen isimlerini, hazırladığımız röportaj sayfamıza konuk edeceğiz. Haftada bir gün yayımlayacağımız bu röportajlarla kültürel yapımızı ve Malatya’nın tarihini genç kuşaklara aktaracağımızı düşünüyoruz. Bu haftaki konuğumuz Himayeye Muhtaç Yaşlılar, Çocuklar ve Kadınlar Sosyal Yardım ve Dayanışma Derneği (HİMYAÇDER) Genel Başkanı Ece Budan.

Malatyalı kadınların rol modeli olan ve Malatya’nın gelenek ve görenekleri hakkında bilgi veren Ece Budan ile gerçekleştirdiğimiz röportajımızı beğenilerinize sunuyoruz.

-Okuyucularımıza kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

“1962 yılında Nebioğlu Mahallesi’nde dünyaya geldim. O dönemde Ziraat Odaları Başkanı ve Ziraat Odaları Türkiye Temsilcisi, Genel Başkan Yardımcısı Cahit Özsoy’un kızıyım. Annem de doğma büyüme, Malatyalı ismi Perihan Olga. İsminden dolayı çoğu kişi yabancı zannediyordu ama annem Türk ve doğma büyüme Malatyalı. Çocukluğum Nebioğlu Mahallesi’nde geçti. Gençliğimde aşağı Kanalboyu olarak tarif edilen Tandoğan Caddesi’nde geçti. İlkokulu Gazi İlköğretim Okulu’nda, ortaokulu Atatürk Ortaokulunda, liseyi Atatürk Lisesi’nde okudum. O yılların dostluğu ve arkadaşlığı çok başkaydı. O dönemdeki arkadaşlarımızla hiç bağımızı koparmadık, hala görüşüyoruz. Liseyi bitirdikten sonra eşim Enver Budan ile evlendim ve 3 çocuğum oldu. İki kızım bir oğlum vardı. 19 sene spastik çocuk annesiydim. 19 yaşında çocuğumuzu kaybettik. Şu an oğlum da, kızım da evlendi. Bir torun sahibiyim.

“SOSYAL ETKİNLİK BAKIMINDAN ÇOK GERİLEDİ”

-Gençliğinizden hatırladığınız kadarıyla kayısı festivalleri nasıldı?

Bizim dönemimizde kayısı festivalleri bir hafta sürerdi. Güzellik ve kayısı yarışmaları olurdu. Rahmetli Turgut Özal ve Seyhan ağabeyin olduğu dönemlerde harika festivaller ve balolar olurdu. Rahmetli Özal, eşi ile birlikte iştirak ederdi. O dönemlerde kayısı festivali Kanalboyu’nda yapılırdı, kanalın etrafına dükkanlar kurulurdu. Vatandaşlar gece yarılarına kadar alışveriş yaparlardı. Hem Malatya’yı tanıtırdık hem de Malatya’nın yerli aileleri eşi ve çocukları ile hep birlikte bir araya geliyorlardı. O dönemlerde hafta sonları ailece Kernek Aile Gazinosu’na giderdik. Orada oturmak ve çay içmek bizler için en büyük lükstü. O günlerden bugüne Malatya sosyal etkinlik bakımından çok geriledi. 1980 ile sonrasını kıyasladığımız zaman arada çok büyük bir uçurum var. Şimdi tiyatro bile yok. Biz tiyatroya giderken sanata olan saygımızdan dolayı en özel kıyafetlerimizi giyerdik. Ordu Evi’nin orada yazlık açık hava sineması vardı. O dönemlerde Malatya için tiyatro çok lükstü.

“İNSANLAR ARTIK BİRBİRLERİNİN CENAZESİNE GİTMİYORLAR”

-Nebioğlu Mahallesi’nde komşuluk kültürü nasıldı?

Kapıların önüne kilim serilir oturulurdu. Büyüklerimiz imece usulü ile Malatya’nın meşhur yemekleri olan sıkma köfte, içli köfte yapılırdı. Maddi imkanı iyi olmayan komşularımıza herkes destek olurdu. Yaz aylarında mahalle camisinde Kur’an kursuna gidilirdi. Ramazan ayları çok keyifli geçerdi. Her akşam bir komşunun evinde teravih namazı kılınırdı. Nebioğlu Mahallesi, Azizler Sokağı’nda rahmetli Hamido ile benim dayılarım, babaannem oturuyorlardı o dönemde telefon olmadığından haberleşmek için damlara iplerle çıngıraklar asmıştık. Çıngırak sesini duyan dama çıkardı ve öyle haberleşirdik. Nebioğlu Mahallesi Azizler Sokağı’ndan 5 belediye başkanı çıkmış Hamido, Nuri Nebioğlu, Mehmet Kırçuval, Münir Erkal ve İbrahim Fendoğlu. Bir de Cumhurbaşkanı çıktı rahmetli Turgut Özal. O dönemlerde çok güzel bir komşuluk vardı. Mahallenin genç kızlarına, mahallenin erkekleri kardeş gibi bakardı, ağabeylik yapardı. Bizler, bizden küçüklerin ablalarıydık. O dönemlerde fayton vardı, faytonlara binerdik. Kapalı Çarşı yeni açılmıştı o zaman. Herkes oraya gider alışveriş yapardı. Bundan 20 yıl önce bu durum bitti. İnsanlar artık kardeşine bile güvenmiyor. Günümüzde çadırlarda taziye veriyoruz. Eskiden komşumuzun bir vefatı olduğunda biz evlerimizi açardık. Sığılmıyorsa 2-3 ev açılırdı. Asla ses yapılmaz, televizyon veya radyo açılmazdı. Bizim zamanımızda cenazelerde yemek ikramı diye bir gelenek yoktu. Günümüzde insanlar kredi çekip, borçlanıp taziye de yemek veriyor. Taziye yemeği komşular tarafından yapılır ve cenazenin çıktığı evin halkına verilirdi. Taziye için gelenlere de verilmezdi. Bu davranışın kaldırılması lazım. Ben rahmetli eşimin mevlidinde yemek vermedim. Bizim adetimizde helva pişer ve o dağıtılırdı. Helvamızı yapıp dağıttık, şeker ve gülsuyu ikramında bulunduk. Yemek vermediğim için tenkit edildiğimi duydum ama hiç rahatsız olmadım. Çünkü bizim gelenek ve kültürümüzde böyle bir şey yok. Bundan 4-5 sene önce bitişik komşumuzun annesi vefat etti. Çadır istiyorlardı, olmaz dedim. Benim evim dururken sizin çadırda oturmanızdan utanırım dedim ve kapımı onları açtı. Ama benden başka kapısını açan olmadı. Çok utandım. Geldiğimiz yer böyle bir nokta. Üzüntü verici bir durum. Taziye zamanında sandalye lazım oluyor, komşunuzdan sandalye alamıyorsunuz. İnsanlar artık birbirlerinin cenazesine gitmiyorlar.

“MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI’NA DA SESLENİYORUM”

-Sizin döneminizde bayramlar nasıl geçerdi?

Bayram bizim için çok önemliydi. Özel kıyafetler alınırdı. Ayakkabılarımızı ve kıyafetlerimizi baş ucumuza koyarak uyurduk. Arife gününde annelerimiz hazırlık yapar, sabah bayram namazından sonra herkes bir arada sofraya otururdu, onun bir bereketi olurdu. Kahvaltıdan sonra sıraya girerek el öperdik, harçlıklarımızı alırdık. O dönemde bayramlar, bayram gibi kutlanıyordu. Günümüzde şartlar zor sadece tatil yapabiliyoruz diyorlar ama tatilde bile bu gelenek yaşatılabilir. Bundan 10 gün önce 10 Kasım’dı, torunumun okuluna gittik bir anma programı vardı ama öğrenci sayısı yok denecek kadar azdı. Ara tatil olması nedeni ile birçok okulda cuma gününden anma programı yapmışlar. 8 Kasım’da yapılan bir programın hiçbir anlamı yok. Biz 10 Kasım’da Atatürk’ü andığımız için Azerbaycan, 10 Kasım’daki Karabağ Zaferi’ni 8 Kasım’a aldı. Bunu Azerbaycan düşünüyor ama bizim Milli Eğitim düşünmüyor. Buradan yakasına rozet takıp ‘Ben Atatürkçüyüm, ben Cumhuriyetçiyim’ diyen sözde Atatürkçülere seslenmek istiyorum, çocuğunuzu tatile götürmeyin 10 Kasım’da okulunda olmalı. Buradan Milli Eğitim Bakanlığı’na da sesleniyorum, andımızı kaldırdık, bu çocuk ne ile beslenecek, milli duygularını nasıl yeşerecek? Biz andımızı okuyarak büyüdük ve o andımızı hiç unutmadığımız için bugün ülkenin beka sorunu için canımızı ortaya koyarız. Biz bu milli duygularla büyüdük. Milli bayramını bilmeyen, dini bayramını da bilmez. Bu değerlere sahip çıkmadan sadece lafta milli birlik, beka demeyin. Günümüzde hem milli hem de dini bayramlarımıza hassasiyetimiz bitti. Kutsallarımızın içi boşaltılıyor buna bir tedbir alınması lazım. Benim rahmetlik babaannem ‘Büyüğünü bilemeyen, kendi yaşlandığında aynısını yaşar’ derdi. Bizler hep büyük ailelerle büyüdük ama ayrı yaşayan insanlar hiçbir zaman anne, babasını unutmadı. Huzurevlerinde bu kadar insan yoktu. Bundan 20 sene önce derneğimizle Malatya Huzurevi’ne ziyarete gitmiştik. Bir amca her ziyarete gittiğimizde bize olan saygısından dolayı bez peçeteleri boğazına fular olarak bağlıyordu. Sohbet etme imkanımız oldu, Malatyalı değil ama Malatya Huzurevi’ne gelmiş. Bana hayat hikayesini anlatmıştım o anı hiç unutmuyorum. 3 oğlum var biri avukat, biri mühendis, biri doktor dedi. Bir de mühendis kızım var dedi. ‘4 evladım var ama 4’ünü de sığamadım, İstanbul’da huzurevine bırakmak istediler, ben utandım, Malatya’ya gideyim kimse beni tanımasın dedim’ şeklinde konuştu. Yaşlılarımız imkanı ve kimsesi olmadığında tabi ki devlete sığınacak ama yaşlılarımıza olan saygımızı kaybettik. Bazen devlet, çocuklara bakmaları için para veriyor ama o parayı alıp bakmayanlar da var. Bunu gördüğümde şikayette de bulundum bence herkes böyle bir durumda gerekli yerlere şikayette bulunmalı. Günümüzde artık evlilik müessesesi de bitti. Eşim hastayken, hastanede 42’nci evlilik yıldönümümüzü kutladık. Oradaki gençler çok şaşırdı. 42 yıl bir evlilik sürer mi gibi sorularla karşılaşıyoruz. Ayrıca ben hayvanları çok severim evimde de evcil hayvanım var ama günümüzde ‘Çocuğum olmasa da kediyi, köpeği çocuğum yerine koyuyorum’ diyen bir nesil ile karşı karşıyayız. Bu çok acı. Ben bir Türk kadını olarak geçen espri yaptım. Erkekleri koruma derneği kuracağım dedim. Çok tepki aldım ama kadının beyanı esastır ifadesi insan haklarına aykırıdır, evlilik müessesesinin temeline dinamit koymaktır. Ben bir kadın olarak bunu kabul etmiyorum, hiç kimsenin beyanı esas olamaz. Televizyonlarda gündüz kuşağı programlarında çok yanlış şeyler yansıtılıyor. Ben bir Türk olarak asla gösterildiği gibi bir Türk aile yapısı olduğunu kabul etmiyorum. Bazı olumsuz şeyleri konuşmayın örnek oluyor diyorlar ama belki de konuşmadığımız için çoğalıyor.

“KADINLARIN HAKLARINI KORUYAN BİR SÖZLEŞME DEĞİL”

-Günümüzdeki aile yapısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çekirdek aile yapısı bence bitti. Anne, baba ve çocuktan oluşuyor ama günümüzde anne bir odada, baba bir odada, çocuk başka bir odada. Sofraya birlikte oturma alışkanlığımız kayboldu. Herkesin elinde bir telefon. Biz teknolojiye karşı değiliz ama çok yanlış kullanıyoruz. Bozulan aile yapısını onarmak için alınan kararlar, yasalar, uygulamalar, politik bakış açıları, siyasi eylemler hep yetersiz kaldı. Mesela bir dönem İstanbul Sözleşmesi vardı. İstanbul Sözleşmesi kadınların haklarını koruyan bir sözleşme değil. Avrupa Birliği'ne girmek için mecbur tutulan ve bizim kültür yapımıza uymayan bir sözleşme. İstanbul Sözleşmesi’nde kadını koruyacak hiçbir madde yok. Kavga eden kadın-erkek aynı anda karakola götürülüyor aynı anda oradan çıkıyorlar. Hiçbir yaptırım uygulanmıyor. Eskiden bir kavga olduğunda herkes araya girer müdahale ederdi ama şimdi kimse kimseye karışmıyor çünkü müdahale eden suçlu sayılıyor, mahkeme mahkeme geziyor.

“EŞİMİN ARKAMDA DİMDİK DURMASINA BORÇLUYUM”

Ticari hayatınız nasıl başladı?

Kızımın vefatından sonra ticari hayata atıldım. İlk önce bir anaokulu açmıştım, sonra tekstile yöneldik. Malatya’da ilk siyaset yapan kadınlardan biriydim. Doğru Yol Partisi’ndeydim. O süreçte siyasete de farklı bakıyorduk ama hem ticaretimle hem siyasetimle bedel ödedim. 1983 yılında ehliyetim vardı araba sürmeye başladım. Bunların hepsini eşimin arkamda dimdik durmasına borçluyum. 1991’de milletvekili aday adayı oldum. Sonra siyasetten çekildik. O dönemde siyasi olarak çekişmelerimiz bile düzenliydi, kırgınlık olmazdı. Şu an ki çirkin siyasetin içinde hiçbir zaman olmadık. Siyaseti de bu yüzden bıraktık. 1999’da bağımsız aday oldum bana ‘seçilmezsin’ dediler. Ben de ‘Seçilmek girmedim benim ideallerim var ben onları anlatmak için seçime giriyorum’ dedim. Milletvekili olup genel başkanın kuklası olacaksam, para ile sıramı satın alıp şahsiyetimden, kişiliğimden ödün vereceksem bağımsız aday olurum dedim.

-Yoğun bir hayatınız vardı, bir anne olarak çocuklarınıza zaman ayırabildiniz mi?

Çocuklarım hep önceliğim olmuştur. Aile bütünlüğümüzü hiç bozmadık. Yemeklerimizi hep beraber yerdik. Asla ne eşimi ne de çocuklarımı masa örtüsüz bir sofraya oturtmadım. Bunu çok önemsiyordum çünkü bu annenin aileye verdiği değeri gösteriyor. En güzel sofra tüm ailenin bir arada olduğu sofradır.

-Çocuklarınıza ilk öğrettiğiniz şey nedir?

Anne, babaya, vatanına, milletine saygı ve sevgi. Çocuklarımıza ilk bunları öğrettik. İyi ki de öğretmişiz, bizi hiç üzmediler. Bunlar çok önemli. Bunları çok küçük yaşta aşılamak lazım. Onlara insanları, bütün canlıları sevmeyi öğretirseniz inançlı ve şükürlü olurlar. Biz varlıklı bir ailenin çocuğuyduk ama her istediğimiz alınmazdı. Yok denildiğinde de küsmezdik. Şükretmeyi bilirdik. Şimdi bir marka tutkusudur gidiyor. Paranın hiçbir önemi yok depremde gördük ama ders olmadı. Ben çocuklarıma her zaman söylüyorum bir anne, baba olarak bizim size bırakacağımız en büyük miras bizden utanmadan, övünerek bizi yad edeceğiniz bir geçmiş.

“BU TOKİ ÖRNEĞİNİN ÇOK CİDDİYE ALINMASI GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM”

-Devletin eli ile deprem olmadan önce ekonomik durumu iyi olmayan aileler için yapılan 1+1 TOKİ’ler maalesef amacının dışında kullanılır oldu ve en çok siz buna tepki gösterdiniz. Bununla ilgili neler söylemek istersiniz?

Herkesin bu konuda hassasiyet göstermesi lazım. Vali Ali Kaban geldiğinde benim elimde bir dosyam vardı. Ben asla lafla, dedikodu ile yerinde tespit yapmadan, belge ve deliller olmadan hiçbir makam ve mevkiye başvurmadım. Ortada ciddi bir sorun vardı. Sayın Valimiz göreve yeni gelmişti. O dönem ses tellerimde bir sorun vardı, konuşamıyordum. Sayın Valimize dosyayı bıraktım, ‘Ben elimdeki bu dosyalarla kapı kapı gezdim ama siyasi ve toplumsal baskı bunun üstünü örttü. Bu bizim memleketimiz için ciddi bir tehlike. Dosyayı size sunuyorum, ameliyat olmaya gideceğim 3 ay konuşamayacağım’ dedim. Sayın valimiz 3 ayı saymış. Sesim açıldıktan sonra tekrar Vali Bey’in makamına gittim. ‘Ece Hanım ben devletim. Ben buna sessiz kalırsam gece uyuyamam ama dediğiniz şartlarda kimseyi buna sokamam ve bu işe giren herkes o gün görevden alınır’ dedi. Bu konuyu vakıfta da çok gündeme getirmiştim. Vali Bey, ‘Sizi komisyon başkanı yapabilir miyiz?’ dedi. ‘Başım gözüm üstüne. Ama sizi görevden alabilirler, umarım size vesile olmam’ demiştim. O da ‘Hiç önemli değil’ dedi. Daha sonra bir yetkimiz oldu. Ben ilk TOKİ’lere gittiğimde o dönemler ‘Çukur’ diye bir dizi vardı sanki o dizinin film setine gittiğimi zannettim. O gün çok acı bir gündü. O dönem Emniyet Müdürümüz Ömer Urhal Bey ve Vali Bey’in destekleri, kolluk güçleri ve mahkeme kararıyla o evleri boşalttık. Hayatım boyunca unutmayacağım anıların en başında geliyor. Maddi imkanı olmayan, fakir insanlara verilen o evlerin fuhuş ve uyuşturucu gibi kötü işler yapan insanların eline geçtiğini gördüm. Siyasilerden destek istedik kimse destek vermedi. Akşamları eve gidiyordum tehdit alıyordum ama yılmadan sabah tekrar o bölgeye gittim ve evleri boşalttık. 250’nci evi boşalttığımız gün bir emir ile Vali Bey, görevden alındı. Benim de yetkim alındı. Yıkımlar durduruldu. Çok acı şeyler yaşadık. O dönem zabıta istemiştik zabıtayı resmi kıyafetsiz gönderdiler. Nedenini sorduğumuzda ‘Oy kaybetmek istemiyoruz’ dediler. Hayatta ruhsat verilmemesi gereken yerlere ruhsat verilmiş. Görmek istemediğimiz çok manzaraya şahit olduk. Malatya’da biz insanları hiç tanımamışız. Ne acıdır ki eskiler, ‘Ayaklar baş oldu, başlar ayak oldu’ derlerdi. Bu söz gerçek oldu şimdi onların önünde ceket ilikleniyor. Buradan bütün yetkililere sesleniyorum bu TOKİ örneğinin çok ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum.

-Kültürümüz açısından yeni yapılacak TOKİ konutlarında nelere dikkat edilmeli?

Yeni yapılacak TOKİ’lerde komşuluk kültürünün yeniden canlanması adına çeşitli sosyal alanlar, yeşil alanlar ve parklar olmalı. Hayatım boyunca asla sınıf ayırmadım. Ama yeni yapılacak TOKİ’lerde insanlar arasında hem kültürel hem de sosyal anlamda çok farklar olacak ve o farklar TOKİ’lerin el değiştirmesine neden olacak. Çok hızlı bir şekilde nitelikli göç verdik ve daha fazla vermemize neden olacak. Eğer ilimizi, memleketimizi seviyorsak gerçeklerle yüzleşmemiz lazım. Demografik yapımızda olumsuz anlamda çok ciddi bir değişiklik var. Bu kadar olumsuzluğun içerisinde yapılaşırken de kültürümüzü kaybetmeden veya en azından bunları yaşatabileceğimiz ortamların sağlanması gerektiğini düşünüyorum. Bu şekilde giderse belki bizim ömrümüz yetmeyecek ama bizden sonraki nesle çok iyi bir Malatya bırakamayacağımızı düşünüyorum. Buradan bütün Malatyalı hemşehrilerime seslenmek istiyorum, gitseniz bile Malatya’ya sahip çıkın. Malatya’nın kültürünü, örfünü, adetini kaybetmeden birlik ve beraberlik içerisinde yaşayalım. Başka şehirlerde olsanız bile Malatya’ya geldiğinizde çocukluk anılarınızın canlanması için mücadele edin. Biz Malatya’nın mahalle ve sokak adlarının değiştirilmesinin hafızamızı değiştireceğini düşünüyoruz. Depremden önce de sokaklarımıza yabancıydık. Anlamsız isimler verilmişti. Bu sokak isimlerini kimler değiştirdiyse buradan seslenmek istiyorum, ‘Neden böyle bir gerek duydunuz?’

-Son olarak Malatyalılara neler söylemek istersiniz?

Gelecekteki Malatya için kültürümüze, örfümüze, adetimize, hafızamızı taze tutacak unsurlara sahip çıkmamız gerekiyor. Binalar, yollar yapılır, Malatya düzelir ama biz özümüzü kaybedersek Malatya’yı kaybederiz. Malatya’da, Malatyalı insan sayısı çok az kaldı. Malatya’da, Malatyalılar Derneği kurulacak kadar bir insan kaldı. Depremden önce ve depremden sonra giden hemşehrilerimizin Malatya’ya sahip çıkması lazım. Malatya’ya geldiklerinde mezarlıkları ziyaret etsinler. Mezarlıklar sahipsiz kaldı ve çok bakımsız. Onları görünce gerçekten içimiz acıyor. Herkesin mezarlığının üssü ot dolu. Eskiden herkes gider o otları temizlerdi. Demek ki biz artık büyüklerimizin mezarlarına gitmiyoruz, bir tas su dökmüyoruz. Bunlar acı şeyler”.

KAYNAK: MALATYA SONMANŞET GAZETESİ