Toplum hayatının huzura erişmesinin birinci adımı…
Toplum hayatının huzura erişmesinin birinci adımı…
Zenginle fakir arasındaki uçurumun daralmasının ve böylece fakirin, zenginin malına göz dikmemesini sağlayan fiil…
Sosyal dengenin mihenk taşı…
Zorunlu ihtiyaç kaynaklı suçların ve günahların en güçlü engelleyicisi…
Alanı sevince boğan ve verenin malını eksiltmeyen mucizevi bir alışveriş…
Neden mi bahsediyoruz? Elbette paylaşmaktan…
Yüce Allah, imtihan sırrı gereği insanları farklı maddi statülerde yaşatır yeryüzünde. Kimini sağlıkla, kimini evlatla, kimini eşle, kimini hastalıkla, kimini sağlıkla, kimini de malla imtihan eder. Aslında malla imtihan olanlar da iki gruptur: birincisi fakirlik, ikincisi zenginlik. Fakirin imtihanı gerçekten zordur lakin zenginin imtihanı, fakirinkinden daha zordur. Belki de günümüz insanı için en zor fiil budur: karşılık beklemeden vermek.
Mesela, kirasını ödeyemeyen komşunun olduğunu bildiğin halde onun o ayki kirasını, hiçbir beklenti içine girmeden sen ödeyebiliyorsan müjdeler olsun, imtihanı kazananların listesindesin. Ama bu hiç kolay değil haaa! “Ben gece gündüz çalışırken, terlerken o benimle mi çalışıyordu… Arkadaş, aslan gibi adam, beni sıksa suyumu çıkarır. Kazancı yetmiyorsa ikinci bir iş yapsın… Ben kendi ailemden sorumluyum, bana ne başkalarından yaaa…” Daha nice şeytani telkinlerden kurtulup o komşuya yardım eli uzatmak herkesin değil, sadece babayiğitlerin işidir. O babayiğitler bilir ki kendilerindeki varlık, kendilerine Allah’ın verdiği bir lütuftur. Zira aynı enerjiyi, performansı, akli melekeleri kullandıkları halde o varlığa sahip olamayan milyonlarca insan vardır. “Madem bu rahat hayatı bana yaşatan Allah’tır, o halde O’nun emrettiği şekilde başta akrabalarım olmak üzere çevremdeki muhtaç insanlarla paylaşmalıyım. Bu, bana bu varlığı verenin ricası değil, emridir.” düşüncesini hiç kaybetmezler o babayiğitler.
Verilen, yani paylaşılan mal, asıl bize kalandır. Diğeri sadece dünyevi zevkimize ve rahatımıza hizmet eden geçici kısmıdır. Hz. Âişe’den (radıyallahu anhâ) rivayet edildiğine göre, Resûl-i Ekrem’in (aleyhisselatü vesselam) ailesi bir koyun kesmişlerdi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bir ara:
– “Ondan geriye ne kaldı?” diye sordu.
Hz. Aişe:
– Sadece bir kürek kemiği kaldı, cevabını verdi.
Bunun üzerine Hz. Peygamber:
– “Desene bir kürek kemiği hariç, hepsi duruyor!” buyurdu. (Tirmizî, Sıfatu’l-kıyâme 35)
Muhtaca verilen malın sadece ahirette değil, dünya hayatında da karşımıza çeşitli şekillerde çıkması, birçoğumuzun tecrübeleriyle sabittir. Acizane ben kendi ailemde buna defalarca şahit oldum. Ne zaman muhtaçlara bir el uzatsak beklemediğimiz şekillerde bize verilen nimetlerin arttığına şahit oluyoruz.
Allah Kur’an-ı Kerim’de 100’ü aşkın ayette amel-i sâlihten ve 70’i aşkın ayette de zekat, sadaka ve infaktan söz eder. Namaz amel-i sâlihanın başıdır, yani yaptığın iyiliklerin mizana konabilmesi için baraj bir ibadettir. Zekat ve sadaka ise o sâlih amellerin mizanda en ağır basanıdır.
Zekat, sadaka ve yardımlaşma, Toplumun huzur içerisinde yaşamasının da teminatıdır. Bütün mesele, yardım bekleyen kişilerle yer değiştirip güzel bir empati yapmaktır. Bizim o yardıma muhtaç olduğumuzu, çocuklarımıza bir ekmek alamamanın ıstırabını, eşimizin sofraya yemek koyamamasının çaresizliğini, soğuk günlerde çocuklarımızın ısınmak için ellerini ovuşturmasını… Kısacası onların yaşadıklarını bir an olsun yaşayabilmek… Gerisi, insanlığını kaybetmeyen herkes için gelecektir zaten.
Dört yıl kadar önce Bursa’nın Orhangazi ilçesinde bir esnaf arkadaşı ziyarete gitmiştim. Birkaç gün önce, aynı sokakta yanan bir dükkânı gösterdi bana. Peki, siz ne yapıyorsunuz o dükkân sahibi için, dedim. Hocam burası Müslüman Türk yurdu, dedi. Biz şükürler olsun ki hem dinimizden hem töremizden gelen yardımlaşma geleneğini kaybetmedik. Daha yangın günü başladık o arkadaşımız için el ele verip destek olmaya. Şu an onun zararının çok büyük kısmı, bütün esnaf arkadaşlar tarafından toplandı, bunu kendisine takdim edeceğiz, dedi. Emin olun sevinç göz yaşları döktüm o anda. İşte böyle olmalı güzel kardeşim, dedim. Biz böyle oldukça Allah da rahmetini bizden esirgemeyecektir. Bu, o dükkânı yanan arkadaştan ziyade sizin imtihanınızdı ve siz de bunu kazandınız. Ne mutlu size!
Yardımlaşmanın, dayanışmanın en güzel ve en üst noktada örneklerini bize Medineli ensar hazretleri göstermediler mi? Mekke’yi, evini, akrabalarını bırakıp kendi şehirlerine göç eden muhacir kardeşlerine, o güne kadar emsali görülmemiş ve o günden sonra da görülmeyecek olan bir tesanüt uygulaması ortaya koydular.
Şimdi sıcak odasında oturup elindeki telefonuyla ülkemize sığınan insanları istemediği yönünde paylaşımlar yapan tuzu kuru insanlara sesleniyorum: Sen hiç vatansız kaldın mı? Sen hiç küçük çocuklarınla kışın ayazında çadırlarda yaşamak zorunda bırakıldın mı? Sen açlık nedir bilir misin? Yok yok, sen bunların çok azını bile yaşasaydın bırak onları eleştirmeyi, onlara yardım eli uzatmak için yarışa girerdin. Haydi, geçtik başka ülkelerden gelen insanları, sen iki kapı ötedeki komşunun halinden haberdar mısın? Bak o bu ülkenin vatandaşı, Haydi, ne duruyorsun, koşsana yardımına komşunun. Bak adamın çocuklarının ayağında ayakkabı yok ki giyinip sıcak sıcak okula gitsinler.
Senin derdin o veya bu değil kardeşim. Senin derdin cebindeki beş liranın ihtiyaç sahibi birine gitmemesi. Ama bak, benden söylemesi, MÜLKÜN SAHİBİ ALLAH’TIR. O, istediğine verir, istediğinden bir anda alır. Biz, onlarca fabrikası olan adamın bir sabah kalkıp kendisiyle röportaja gelen spikere: “Kızım, her şeyim elimden gitti, bana bir dolmuş parası ver de buradan gideyim.” dediği günleri de gördük. Olur ki bir gün yardım değil, hakaret ettiğin insanlar gibi olursan bunun şimdi yaptıklarının karşılığı olduğunu unutma e mi?