Şu dünyada geçim, barınma gibi ihtiyaçlarımızı düzgün yollarla temin edip yaşamamız gerçekten bu kadar zor mu olmalıydı; yoksa kolaydı da bunu biz mi zorlaştırdık acaba? Sahi, yaşamak hep böyle zor muydu?

Şu dünyada geçim, barınma gibi ihtiyaçlarımızı düzgün yollarla temin edip yaşamamız gerçekten bu kadar zor mu olmalıydı; yoksa kolaydı da bunu biz mi zorlaştırdık acaba? Sahi, yaşamak hep böyle zor muydu?

Olayın temel iki yönü var kanaatimce.

Birincisi, hayatımızın devamı için gereken asli ihtiyaçlarımız az iken biz onları çoğalttık. Nedir mesela olmazsa olmaz ihtiyaç? Barınacağımız bir yuva, yemek pişireceğimiz birkaç tencere tabak, yatacağımız bir yatak, oturacağımız bir iki kanepe veya minder. Tabi ki giyineceğimiz bir iki parça giysi. Helal kazançla kurduğumuz bir de sofra olursa işte sana hayat…

Pekâlâ, medeniyet adı altında biz nasıl yaşamayı tercih etmişiz? İhtiyacımız normal standartlarda bir ev iken lüks rezidanslara, şatafatlı dairelere yönelip belki de yarı ömrümüzü bunların borcunu ödemeye vakfetmişiz.

Belki de çeyiz paketinden çıkarıp bir kez bile kullanmayacağımız 102 parçalık yemek takımları, çatal bıçak setleri, tencere tava ekipmanlarının parasını ödemek için yıllarca çalışmışız.

Birkaç kilogram yün veya pamuğu bir şilteye doldurup üzerinde yattığımız yer yataklarının yerini, reklamlarda gördüğümüz cicili bicili bilmem hangi özellikleri olan marka yataklar, yatak odası takımları almış. O odada ve yatakta yatarken bile fiyatını hatırladıkça uykularımızın kaçmasına değdi mi acaba!...

Yer minderleri ve hasır yastıklarımız vardı bizim evlerimizde. Öyle rahat, öyle huzurlu otururduk ki onlarda… Bir de yerde oturamayanlar için yine hasır yastıklı kanepeler… Şimdikilerin salon takımlarına, oturma gruplarına beş çekerdi konforda. Gerek var mıydı acaba bu kadar lükse ve israfa?...

İnsanların bir iş için, bir günlük hayat için, bir de ev içinde giyinecekleri birkaç parça giysileri olurdu. Onlar eskimeye yüz tutsa bile onarıp kullanılırdı uzun zaman, tıpkı ayakkabılar gibi. Yani şimdiki gibi evdeki her ferdin tıka basa dolu ayrı gardırobu yoktu ama hayat devam ediyordu. Şahsen benim ortaokul birinci sınıftan lise ikiye geçene kadar sadece bir takım elbisem olmuştu. Artık pantolonun paçaları ve ceketin kolları bayağı bir yukarıda kaldığı için lise ikinci sınıfta yeni bir elbise alınmıştı bana. Lakin hayat devam ediyordu bir şekilde.

Sofralarımızda genelde bir çeşit yemeğimiz olurdu, bir de komşu evlerde pişip gönderilen yemekler… Öyle bir öğün yemeğe bir günlük yevmiye harcanmazdı. Karnımız da doyardı, lezzet de alırdık. Hayat devam ederdi işte…

Bunları yazarken Ziya Paşa’nın meşhur:

“Ya Râb, nedir bu keşmekeş-i derd-i ihtiyaç, 

İnsanın ihtiyacı ki bir lokma nanedir!”

dizeleri geldi aklıma. Evet ya, gerçekten insanın ihtiyacı bir lokma ekmek iken bu kadar boğuşup çırpınmaya değer mi?

Bunların yanında; yabancı kahveler için ayrı, Türk kahvesi için ayrı tasarlanmış kahve makinelerini, otomatik çay demleme robotunu, plazma televizyonları, yirmi dört saat çalışan havalandırma cihazlarını, altı ayda bir modeli yükseltilen akıllı telefonları saymıyorum bile.

İşin garip tarafı nedir biliyor musunuz? Evi kira olup asgari ücretle geçinen insanların çoğu sesini çıkarmaz da bu saydığım lüksler içinde yaşayanların neredeyse hepsi hayat pahalılığından, enflasyondan şikâyet edip durur.

Hayatın zorlaşmasının diğer en önemli sebebi de dünya hayatını sonsuz olarak kabul edip mal ve para hırsıyla yaşamamızdır. Sanki insanın dünyaya geliş gayesi para biriktirip mal artırmakmış gibi haram helal demeden her fırsatı değerlendirmeye çalışıyoruz maalesef. Yahu daha dört ay önce senin evinin değeri üç yüz bin iken şimdi nasıl bir milyon beş yüz bin oldu? Yine dört ay önce evini bin beş yüz lira kiraya veriyorken şu anda aynı eve hangi gerekçe ile on beş bin lira kira değeri biçmişsin? Ha, tabi deprem… Doğru ya, Allah o depremi, senin malın kıymetlensin diye yaşatmıştı, unutuverdim birden kusura bakma sevgili evi sağlam kalan kardeşim. Azıcık empati yap yahu. Yani diyelim ki depremde senin evin de yıkılmış olsun ve sen de başını sokacak bir ev arıyor ol. Karşına çıkan bu tür ev sahiplerine dua mı edecektin acaba!..

Yok yok, vallahi dünya hayatı geçici. Vallahi bütün yaptıklarımızın hesabı sorulacak bizden. Biz ki geçmişte savaş, musibet, afet gibi durumlarda bütün farklılıklarımızı bir kenara bırakıp kenetlenmeyi ve düşküne el uzatmayı bilen ve bunu başaran bir milletiz. Şimdi bunları hatırlamanın tam zamanı. Yabancı ülkelerin insanları bile bu felaketi yaşayanlara karşılıksız yardım elini uzatırken bizim birbirimizden faydalanmaya kalkmamız, sizce de utanç verici ve iğrenç değil mi?

Yemin olsun ki hayat zor değil. Onu zorlaştıran biziz. Şu hayatın israflı harcamalarımız olmadan da devam edeceğinin farkına varmamız ve para-mal hırsından vazgeçmemiz, emin olun hayatı hem kolaylaştıracak hem hayatın kalitesini artıracak.

Kim bilir, belki de ebedi hayatımızın kurtuluşuna bile vesile olacak…