Ülkeyi büyük küçük birçok dişlisi olan kocaman bir saat gibi düşünürsek bu saatin zembereği, eğitim denen değerdir. Zemberek, “mekanik saatlerde bulunan, kurulan ve saatin çeşitli parçalarını devindiren yay” diye geçer Türkçe sözlüklerde.

Ülkeyi büyük küçük birçok dişlisi olan kocaman bir saat gibi düşünürsek bu saatin zembereği, eğitim denen değerdir.

Zemberek, “mekanik saatlerde bulunan, kurulan ve saatin çeşitli parçalarını devindiren yay” diye geçer Türkçe sözlüklerde. Yani o yay mekanizması olmasa veya arızalansa o saat çalışmayacaktır. Bütün çarkları ölçülü biçimde çeviren, zemberektir. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımızda kol saatlerimiz bazen arızalanırdı. Birinde yine çalışmayan saatimi, baba dostu olan bir saatçiye götürmüş ve sormuştum neyi var, diye. Saatçi, saatin içini açar açmaz: “Yeğenim, bunun zembereği boşalmış.” demiş ve ben zembereğin ne olduğunu sorunca o küçücük gergin yayı gösterip: İşte bu yay sağlam olmazsa şu gördüğün dişlilerin hiçbiri dönmez ve saat çalışmaz.” diye eklemişti.

Şimdi bu önemli parçayı eğitim olarak düşünelim. Ülkede “sağlık, savunma, emniyet, tarım, imar, orman, ulaşım, gıda…” gibi onlarca mekanizma var. Yani ülkenin işlerliği için olmazsa olmaz çarklardır bunlar. Eğitim ise bütün bu çarkların işlemesi için o yay parçası, yani zemberek…

Bu zembereği bozduğunuzda hiçbir mekanizma sağlıklı çalışmayacaktır; tıpkı o saat gibi. Bu nedenle üç haftadan beri eğitimimizin temel problemleri üzerinde duruyoruz.

Okullar, halk eğitim merkezleri, ilçe ve il eğitim müdürlükleri ve bunların bünyesindeki yardımcılık makamları, şube müdürlükleri, müfettişlik birimleri; Milli Eğitim Bakanlığı ve bunun onlarca alt birimleri… Yani teşkilatlanma şeması en geniş olan kurumlardan birini ele alıyoruz şu an. İster en alttan başlayalım ister en yukarıdan. Haydi, büyüklük bizde kalsın, en büyük makamdan başlayalım: BAKAN.

Cumhuriyet tarihi boyunca nedense öğretmen olmayanlardan sanki özellikle seçilen bir makam oldu bizim eğitim bakanlarımız. Bugüne kadar atanan 66 milli eğitim bakanından sadece 10’u eğitimci. İçlerinde polis, asker ve doktor olanlar var. Garip değil mi? Yani, eğitim gibi ülkenin lokomotifi olan bir yapılanmanın başına, eğitimcilerin dışında neredeyse her meslek erbabı atanmış. Bu zevatı atayanlar, lisan-ı hal ile diyorlar ki: “ Eğitim meselelerini, ancak eğitimci olmayanlar çözer.” Ben, doktor olmayan bir sağlık bakanı hatırlamıyorum. Doğrusu da bu zaten, yani bir berberi getirip fırında ekmek pişirme işinin başına vermek gibi bir şey bu…

Balık baştan kokar misali, Bakan atamaları böyle garip olunca alt birimlere inmeye gerek var mı, bilmiyorum. Olsun biz yine de inelim biraz. Çok eskilere gidersek bu yazı bitmez. 90’lı ve 2000’li yıllar iyi birer örnektir. Biri çıkıp yolunda giden ÖSS-ÖYS üniversite sınav sistemiyle, diğeri liselere girmek için yapılan sınavların ayarlarıyla oynadı. Halbuki, o zamana kadar eğitimde yolunda giden tek sistem varsa o da sınav sistemiydi. Meslek liselerinin, özellikle de imam hatip liselerinin önünü kapatma hevesine, ülke eğitiminin temeline dinamit koydular adeta. Sınavdaki bütün soruları doğru cevaplayan bir meslek lisesi veya imam hatip lisesi mezunu öğrenci, ancak sınıf öğretmenliği kazanabiliyordu. Zira onun lise diplomasındaki not, 0,2 ile normal lise mezununun notu ise 0,8 ile çarpılıp ek puan olarak veriliyordu. Bu bakanların hiçbiri eğitimci değildi. Bu milletin evladına tam 13 yıl, bu zulüm reva görüldü. Tam 13 kuşak yok edildi adeta.

Sonra güya eğitimci bir bakan atandı eğitimin başına. İyiydi, hoştu ama işi bilsin bilmesin, ne kadar FETÖ mensubu adam varsa onları getirdi tüm idari mekanizmaların yöneticiliklerine. O görevden gidince yerine önce hukukçu, sonra işletmeci, sonra da asker kökenli birer bakan atandı. Bunların üçü de “öğretmen düşmanı” görüntüsü sergiledi. “En az çalışıp en çok maaşı öğretmen alıyor.”, “Öğretmen aylarca tatil yapıyor, bu maaş onlara fazla bile!” gibi laflar, aklımda kalanların en hafifleri…

Son dönemde eğitimin başına getirilen en yetenekli ve bilgili bakan, Ziya SELÇUK Bey idi ama onun eğitime kazandırmak istediği güzellikler zaman istiyordu. Bunun farkında olan bazı kesimler, onu adeta linç ettirip aldırdılar görevden. Bana göre Ziya Bey, Hasan Celal GÜZEL ve Avni AKYOL kadar, belki onlardan bir kalem daha fazla bilinçli ve gayretli bir bakandı.

Lakin, hangi bakan dönemi olursa olsun, siyasi torpillerle idareci atamaları engellenemedi. Bu durum, her partinin iktidarında aynıydı ve sanırım bundan sonra da hiç değişmeyecek. Bir iktidar partisinin kendi yandaşlarını bürokrat olarak koruyup gözetmesi doğru olmasa da bizim ülkede buna alıştı halkımız. Yani haydi buna tamam diyelim. Diyelim de yahu bari insan, işi bilenlerden seçim yapar değil mi? Hiç olmazsa “işin ehli yandaşın” olsun. Liyakat, ehliyet ölçütleri inanın neredeyse hiç sorulmuyor. Kimin il, ilçe başkanı; milletvekili, bakan düzeyinde tanıdığı daha güçlüyse o getirildi idareci pozisyonlarına.

Benim de görev yaptığım bir okulun müdürlüğüne bir bayan öğretmeni atadılar. Müdürlük mülakatından çıkıp geldiğinde nasıl geçtiğini sormuştum ve bu hanımefendi bana: “Hocam biliyorsun ki mülakat, sınav falan sadece iş olsun diye yapılıyor; eşimden dolayı beni atayacaklar buraya.” cevabını vermişti. Evet eşi, o ile bağlı başka bir ilçenin Milli Eğitim Müdürlüğünde şube müdürü olarak görev yapıyordu ve hanımefendinin dediği gibi onu atadılar o okula müdür olarak. Aynı sınavda, yine eşi şube müdürü olan başka bir hanımefendiyi de o okula müdür yardımcısı olarak atadılar. Ne oldu diyeyim mi? O ilçenin gözbebeği konumunda olan o güzelim okulun öğrenci mevcudunu iki yılda 550’den 250’ye düşürdüler bu hiçbir liderlik ve idarecilik vasfı olmayan hanımefendiler. O okulda görev yapan tecrübeli öğretmenlerden işe müdahale etmek isteyenler sürgün edildi. Sesini çıkarmayan birkaç öğretmen ise ya emekli oldu ya da başka okula nakil istedi.

Bu anlattığım sadece bir örnek. Şimdi bu olayı, daha üst düzeyde ve Türkiye çapında düşünsenize!.. Sağlam idarecilerin olmadığı eğitim kurumlarında, öğretmenlerden yüksek performans, öğrencilerden üstün başarı beklenir mi?

“Emanet ehil olmayan kimseye verildiği zaman kıyameti bekle!” hadis-i şerifine göre bekliyoruz kıyameti. Emin olun, uzak değil kıyametin kopması. Kıyamet kopup yaşadığımız küre dağılacak da ondan önce biz, işi ehline vermemekle kendi yaşadığımız ülkemizi yok ediyoruz.

İş ehline verilseydi sizce Milli Eğitim, 6 yaşında tertemiz bir halde ailesinden eğiteceğim vadiyle aldığı çocuğu; 12 yıl sonra saygısız, bağımlı, vasıfsız, dinini töresini bilmez; yabancı dili bırak, ana dilini bile bilmeyen, adabı muaşeretten bihaber biçimde teslim eder miydi ailesine?

Özellikle eğitim camiasındaki idareci atama yanlışları, liyakat ve ehliyet vasıflarına göre bir an önce düzeltilmezse kopmak üzere olan kıyameti ertelemek mümkün olmayacaktır vesselam…