Saygıdeğer okuyucularım merhaba!
Gazetemizin yazı işleri müdürü, yılların gazetecisi, sevgili kardeşim Mutlu Sarıgül’e çok geçmiş olsun diyorum.
Yakın zamanda, çok önemli bir rahatsızlık yaşamış; kalp krizi geçirmiş.
Şimdi sağlığı çok şükür ki, çok iyi.
Merkeze 10 Km. yakınlıktaki Dilek’te haberimiz olmamış.
Sağolsun aradı da öğrendim.
Aynı aileden, geçmiş dönemler yazı işleri müdürlüğü yapmış, gazeteci, televizyoncu, yüksek lisans sahibi Sevgili Sinem Hatun Davut, Mutlu beyle görev değişikliği yaptılar.
O da sağolsun aradı yaşanan sağlık sorunlarını anlattı.
Yine Gazetemizin Ortaklık adına Sahibi, Malatya’mızın tarihinin, kültürünün, kimliğinin yaşatılmasına emek veren, kitaplar yazan arkadaşım Kemal Deniz de önemli bir grip yaşamış.
Yanlış anlamadıysam, yirmi gün hastanede kalmış.
Ben grip diyorum, o koronavirüs diyor.
Yetmemiş, saygıdeğer eşi de kadınlarla topluca gittiği Umre’den hasta dönmüş.
Bunları da, Kemal Deniz’den öğrendim.
-Hastanede, hanımın yanından arıyorum, bu bizimki üşütme değil, koronavirüs; hastaneler dolu! diyor.
Deniz çiftine de, Mutlu kardeşime de ve de bütün hastalarımıza sağlık diliyorum.
Yazımın çıkmamasının sebebi buymuş meğer.
O hastalık günleriymiş.
Ben yazımı, salı günkü gazetede görmeyince ve bir hafta sonraki pazartesi günü de yazı göndermeyişim sorulmayınca, “durduruldu” kanısına vardım.
Başka zamanlarda, geciktiğimde Mutlu Kardeşim arar,
-Başkanım köşe atacaksınız değil mi? der, uyarır, sorardı.
Bundan dolayı, salı günü “Arkadaşlar, yazı yazmam durdurulmuştur” diye, açıklamada bulundum.
Ayrıca, “ Sebebini ben de bilmiyorum. Zan yanlış olabilir” dedim.
Açıklamamdan sonra, o kadar çok üzüntü, destek bildiren mesaj, telefon geldi ki anlatamam…
Bir tanesi nereden gelmişti biliyor musunuz? Senegal’den.
-İyi akşamlar Selahattin Bey. Bendeniz Mesut Yüksel Şahin. Senegal’den yazıyorum. Gazetede yaşadığınız hayal kırıklığı konusunu paylaşmak istemiştim diyordu.
- Teşekkür ederim. Olur böyle durumlar dedim.
Suizan, Yüce Dinimizce yasak.
-Falan kişiler mi acaba yazımı yayınlatmadı? diye akıldan geçirmek suizan değil ama bunu kanaat olarak kalbe yerleştirmek suizan.
Hucurat Suresinin 12. Ayetinin tefsiri (Diyanet) şöyledir: “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlargünahtır...”
Bir de hikaye ekleyeyim: Dağ evinde, kocası yeni ölmüş birbaşına yaşayan hamile bir kadın, kendisine arkadaş olması için dağda yaralı olarak bulduğu gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir saniye bile ayrılmaz. Evcil bir hayvan haline gelir. Bir süre sonra kadının çocuğu doğar. Gelincik zarar vermesin diye çok dikkat eder. Bir gün, birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak zorunda kalır. Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve koşarak gelirken, gelinciği ağzının çevresindeki kanları yalarken görür. Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırır ve onu hemen öldürür. O sırada içerden bebeğin ağlaması duyulur. Anne odaya girer. Odada beşiğin içindeki bebeğin yanında duran parçalanmış yılanı görür!
Adana İmam Hatipte Sosyal Bilgiler hocasıyken, okulun yanındaki evimizin balkonunda, eşim Aspirini çay bardağında suyla ezip çalkaladı ve bembeyaz olmuş suyla dolu bardağı bana verdi. Ben de bardağı başıma diktim.
Sonra dedim ki,
-Şimdi beni bir öğrencim görse, ‘Selahattin hocamı balkonda rakı içerken gördüm’ diyebilir.
Görünüş ona çok benziyordu.
Sadece görene değil, edene de düşen görevler vardır.
İnsanları yanıltacak hareketlerden de sakınmak gerekir.
Herkes çok çok dikkatli olamayabilir.
Çok derin düşünemeyebilir.
O nedenle istemeden bir kişinin günaha girmesine sebep olabiliriz.
Bir Facebook Grubunda, beni CHP’deyken çok seven, sonra hiç sevmeyen, İstanbul’da oturan bir ağabey, bir paylaşımımda beni eleştiren yorumlar yazmış, ben de uygun yanıtlar vermiştim. Sıkışınca, “Geçmişteki bir paylaşımını buraya alırım, görürsün bak!” gibi bir tehdit yorumu yazdı. Ben de, “Ne ise yaz” dedim. O, “Yazarım bak!” dedikçe, “Yaz bekliyorum.” dedim. Herkes bizi izliyor. O, “Yazarım ha!” diyor ben “Yaz!” diye üsteliyorum. Saat, 24’e geldi. En son,
-Yazmazsan, insanları hakkımda kötü düşünmeye yöneltir, günaha sokarsın dedim.
Sonunda, CHP’de başkanken, bir tören için gittiğimiz Atatürk Anıtından paylaştığımız fotoğrafta Atatürk görünmüyormuş.
Bu kişi, Atatürk’ü şimdi sevmediğim gibi(!), CHP’deyken de sevmediğime karar kılıp, bunu ilan etmeye kalkmış.
Halbuki, Anıtın önünde derin bir çukur olduğu için fotoğraf uzaktan çekilememişti.
Bu husus paylaşımda arkadaşlarca açıklanmıştı.
Ayrıca, yüzlerce Atatürk’lü paylaşımım vardı.
Ne diyelim, suizan alışkanlığımız işte…
Şüphe hususu, Ceza Hukukumuzun da evrensel ilkelerinden biridir.
Buna göre, “Şüphe sanık lehine kullanılır.”
Davada, aydınlatılmamış-karanlık bir nokta varsa, sanık beraat eder.
Darende’mizde Kültür Varlıkları Ve Müzeler Genel Müdürlüğüne bağlı tarihi Sadrazam Mehmet PaşaKütüphanesi var.
Bakanlık İnternet Sayfasında, Kütüphaneden çalınan kitaplar hakkında bilgi veriliyor: Demirbaş No, Eser Adı, Müellifi, Konusu, Tarihi, Dili, Yazı Çeşidi, Ebadı, Satır Sayısı, YaprakSayısı, Kağıt Çeşidi gibi. Birisinin yazılma tarihi 1134 Hicri. Miladi ise 1721.
Yıllar önce, bu Kütüphanede bulunan bir yazıyla ilgili edindiğim bir bilgide, bu yazı, soldan sağa, sağdan sola, yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı okunduğunda başka başka konuların anlatıldığını göreceğimiz söyleniyordu.
Sonunda da, böylesi bir kitabın yazılamayacağı zannında bulunan kişinin, günaha girmeyeceği iddia ediliyordu...
Ne güzel dinimiz var, ne güzel milletimiz, ne güzel memleketimiz, ne güzel tarihimiz, ne güzel kültürümüz var.