MAHKEME SALONUNDA YÜKSELEN KİBİR: “BANA BAKAN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’Ü GÖRÜR”
Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’e yönelik sözleri sebebiyle yargılandığı davanın ilk duruşması, siyasi atmosferi yeniden hararetlendirdi. Ancak duruşma salonunda sarf ettiği bir cümle, gündemin de ötesine geçerek tarihsel ve ahlaki bir tartışmanın fitilini ateşledi: “Bana bakan Mustafa Kemal Atatürk’ü görür.” Bu cümle sadece mahkeme tutanaklarına değil, toplum vicdanına da kazındı. Fakat nasıl kazındığına dair herkesin söyleyecek bir sözü var.
Siyaset, sembollerle ve anlamlarla yürür. Ancak bu anlamları kendi çıkarı uğruna istismar edenler, sadece siyasal alanda değil, ahlaki ve tarihi düzlemde de yıkım üretir. İmamoğlu’nun bu sözü, bir inanç değil, açık bir kibir beyanıdır. Kendisini Atatürk ile özdeşleştirmek, sadece bir bireysel savunma değil; aynı zamanda toplumu etkilemeye yönelik bilinçli bir algı operasyonudur. Mahkeme salonları propaganda kürsüsü değildir. Orası gerçeğin, adaletin ve hesap verme bilincinin en çıplak şekilde karşılık bulduğu mekândır.
SİYASİ KİMLİK YERİNE ROL DAĞITIMI: MASKELERLE SİYASET OLMAZ
İmamoğlu’nun savunmasında kullandığı dil, sadece Atatürk üzerinden kurulmamıştı. “Nutuk okuyorum” diyerek seküler kesime göz kırpan İmamoğlu, aynı nefesle “Muhammed Esed’in Kur’an-ı Kerim mealini okuyorum” diyerek muhafazakâr seçmene de selam çakmayı ihmal etmedi. Bu tutum, siyasi çoğulculuğun ya da kapsayıcılığın değil, kimliksizliğin bir işaretidir. Herkesin gönlünü alma çabası, sonunda kimseye inandırıcı gelememekle sonuçlanır.
Siyaset, ilkeli duruşla anlam kazanır. Her kapıya ayrı anahtarla gitmek, bir gün anahtarsız kalmayı beraberinde getirir. İmamoğlu, son dönemde bir yandan “helalleşme” diliyle konuşurken, diğer yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “kefenimizi giyerek çıktık” sözüne benzer bir şekilde “Biz bu yola helalleşerek çıktık” diyerek aslında siyasi figürlerin dilini kopyalayarak ilerlemeyi tercih ediyor. Ancak taklit, aslı yaşadığı sürece tutunamaz. Siyasal samimiyet, kopyalanarak değil; bedel ödenerek inşa edilir.
ATATÜRKÇÜLÜĞÜN KARİKATÜRLEŞTİRİLMESİ: BİR TARİHİ YÜKÜN İSTİSMARI
Mustafa Kemal Atatürk, savaş meydanlarında ve devrim sofralarında büyüyen, halkına önderlik eden bir liderdi. Onu sadece Nutuk’taki ifadelerle ya da heykellerin gölgesinde anmak, yeterli değildir. Atatürkçülük bir duruş, bir vizyon, bir tavırdır. Ve bu tavır; dürüstlük, hesap verebilirlik ve adanmışlık gerektirir. Ekrem İmamoğlu’nun, hakkında açılan ciddi yolsuzluk ve usulsüzlük davaları karşısında kendisini Atatürk ile özdeşleştirmesi, aslında yaşadığı çaresizliğin bir dışavurumudur. Yani ortada bir kahramanlık değil, bir savunma refleksi vardır.
Tarihsel figürlerin arkasına saklanmak, bir davanın gücünden değil; bireyin güçsüzlüğünden kaynaklanır. Atatürk’ün adını anarak kendisini aklamaya çalışan her siyasetçi, aslında tarihsel bir figürü güncel siyasi kavgaların ortasına çekerek değersizleştirmektedir. Ve bu, en az yolsuzluk kadar tehlikeli bir çürümedir. Çünkü milletin değerleriyle oynamak, cebindeki parayla oynamaktan çok daha derin bir yara açar.
SİYASET SAHNESİNDE KENDİNE ROL ÇALANLAR
Ekrem İmamoğlu’nun son dönemdeki tutumu, onu siyasi bir aktör olmaktan çıkarıp adeta bir sahne figürüne dönüştürmüştür. Herkese oynayan, ama aslında kimseye güven vermeyen bir tiyatrocu gibi. Her konuşmasında farklı bir kesime hitap etmeye çalışması, sonunda kendi iç bütünlüğünü kaybetmiş bir siyasetçiyi ortaya koyuyor.
Millet, sahiciliğe aç. Temsil ettiği değerlere sadık kalan, yanlış yaptığında özür dilemesini bilen, başkasının gölgesine sığınmadan dimdik durabilen liderlere ihtiyaç var. Ancak İmamoğlu gibi her krizi “fırsat”a çevirme derdine düşenler, en sonunda kendi söylediklerine bile inanmaz hale gelir. Bu da toplumda büyük bir güven erozyonuna neden olur. Siyasetçinin en büyük sermayesi güvendir. Bu sermaye bir kez yıkıldığında, geriye sadece ses kalır; ama ses yankılanmazsa hiçliktir.
TARİHİN TERAZİSİ HERKESİ TARTAR
Bu ülkede nice lider geldi geçti. Kimi sessiz sedasız halkına hizmet etti, kimi iz bıraktı. Ama hiçbir lider, kendisini doğrudan Atatürk ile özdeşleştirmeye cüret etmedi. Çünkü bu, sadece bir saygı meselesi değil; aynı zamanda bir idrak meselesidir. Atatürk olmak, bir savaşın, bir devrimin, bir inkılabın merkezinde olmayı gerektirir. Ve bu sadece siyasi pozlarla değil, yürekle, akılla, azimle kazanılır.
Ekrem İmamoğlu’nun duruşması sırasında sarf ettiği cümleler, onun yalnızca bir siyasi savunma çabası değil, aynı zamanda toplumun zihninde kendi değerini yüceltme girişimidir. Ancak bu çaba, karşılık bulmamıştır. Aksine, kendi kendisini itibarsızlaştırmıştır. Çünkü millet, her ne kadar duygusal reflekslerle hareket etse de; zaman içinde samimi olanla sahte olanı ayırt etme kudretine sahiptir. Tarih de böyledir. Hiçbir sahte Atatürkçü, tarihin terazisinde Atatürk gibi ağır gelmez.
TARİHİN GÖLGESİNE SIĞINANLAR, O GÖLGEDE KAYBOLUR
Ekrem İmamoğlu’nun yargı süreci üzerinden gelişen bu tartışma, aslında bireysel bir savunmanın çok ötesinde, Türkiye’de siyaset ve tarih ilişkisini yeniden sorgulamamıza sebep olmuştur. Bir siyasetçinin kendisini Mustafa Kemal Atatürk ile özdeşleştirmeye çalışması, kişisel bir özgüven sorunu ya da bir taktiksel hamle olarak görülebilir. Ancak bu tür ifadeler, siyasal zeminden çıkıp toplumsal hafızayı ve ortak değerleri istismar etme noktasına geldiğinde, artık eleştirinin ötesinde ahlaki bir çürümeye işaret eder. Çünkü hiçbir siyasi figür, bir milletin kurucu liderinin mirasına bu kadar pervasızca yaklaşma hakkına sahip değildir.
Siyaset, temsil ettiği değerlerle anlam kazanır. Bu değerler kişiselleştirildiğinde, siyasetin rotası da şaşar. Ekrem İmamoğlu’nun mahkeme salonunda “Bana bakan Atatürk’ü görür” demesi, bir duruş değil, bir yanılgıdır. Bu sözün arkasında ne bir liderlik kararlılığı ne de tarihsel bir vizyon vardır. Sadece anı kurtarma çabası, kitleleri etkileme arzusu ve kişisel itibarını koruma telaşı vardır. Oysa liderlik, benzetmelerle değil; bedel ödemeyle, sorumlulukla ve halkın yükünü omuzlamayla inşa edilir. Tarihin gölgesine sığınmak, bazen geçici bir serinlik sağlayabilir ama o gölgeyi kendi varlığıyla karartmaya kalkışanlar, en sonunda o gölgede kaybolurlar.
Bugün toplumun beklediği şey; Atatürk’ü taklit edenler değil, onun halkına duyduğu sorumluluğu, vatanına duyduğu bağlılığı ve ilkelerine duyduğu sadakati yaşatanlardır. Nutuk okumak, Kur’an mealiyle poz vermek ya da hamasi sözlerle gündem yaratmak değil; hakikatin yanında, milletin önünde durabilmektir esas olan. Her döneme göre dil ve tavır değiştiren siyasetçiler, günü kurtarabilir ama yarını inşa edemez. Çünkü halk, bir gün yanılır; ama her gün aldatılmaz.
Ve unutulmamalıdır ki:
“Kendini ulu bir çınar sanan her gölge, fırtına karşısında en çabuk savrulandır.”
SAYGILARIMLA!