Eski koca, ayrıldığı eşini bıçaklayarak öldürdü…
Eşinden boşanmak isteyen kadın, çocuklarının önünde kocası tarafından kurşunlandı…
Eşinden şiddet gören kadın, boşanmak isteyince olanlar oldu…
Adam, karısını ve çocuklarını hunharca katletti…
Karısının baba evine sığındığını öğrenen öfkeli koca, kayınpederinin evini basıp bütün ev halkını öldürdü…
Bu tür manşetler gün geçmiyor ki karşımıza çıkmasın. Bu tamam da bundan daha kötüsünü söyleyeyim mi? Artık bu haberlerin bize normal, sıradan bir haber gibi gelmesi. Tıpkı trafik kazası haberleri gibi.Tıpkı deprem, sel, yangın haberleri gibi, tıpkı köpeğin bir insana saldırması haberi gibi…
Alıştık artık, farkında mısınız? Toplumsal duyarlılığımız yok oldu. Alışmakla kalmadık, bir de pişkin pişkin yorumlar yapar olduk: Yaa kim bilir, kadın ne yaptı da adam dayanamadı. Şu kadınlar da diline sahip olsunlar biraz… Ne yapsın adam, kadın çocuklarını göstermemiş ona…
Vah Türkiye’m vahhh! Hani biz, kızının her odaya girişinde toparlanıp ayağa kalkan bir Peygamber’in ümmetiydik? Hani biz, kadının kutsallığından kaynaklı, vatanımıza bile “ana” unvanını veren şerefli bir millettik? Hani bizim için kadınımız baş tacımızdı?
Aslında ne oldu biliyor musunuz? Kimliğimizi kaybettik ama onu arama ihtiyacı bile duymuyoruz. Zira kimliğimizi yitirdiğimizin farkında bile değiliz. Önce inanç ayarlarımızla oynadılar bizim. Kutsalımızı yok etmeyi denediler, başaramayınca da bize kulaktan dolma, yalan yanlış bir şey öğretmeye çalıştılar din diye ve ne yazık ki bunu başardılar. “Eşine değer veren, onu incitmeyen, ona her konuda yardımcı olan erkeği en hayırlı erkek sayan” gerçek din yerine “karısına istediği her şeyi yaptıran, onun fikrini almayan, onu dövme salahiyetine sahip olan, saltanat abidesi erkeği ön plana koyan” uydurma bir din yerleştirdiler bu toplumun merkezine.
Ortada bir illet var ve bir an önce bu illetin yok edilmesi gerekiyor. Devlet kurumları bu konuda ne kadar yeterli projeler hazırlayıp uyguluyor, bilmiyorum ama en azından kadınlarımızın genç yaşlarında üçer beşer bu dünyadan göçüp gitmesinin önüne bir an önce geçmek gerektiğini biliyorum.
Her konuda olduğu gibi bu konuda da “eğitim” şart. Yani mümkünse herkese önce “insan olma eğitimi” verilmeli. Bu eğitim, okullarda ilkokul düzeyinden başlanıp üniversite son sınıfa kadar belirli bir müfredat dahilinde verilmeli. Çocuklarımızın aile efradına ve sosyal hayattaki insanlara karşı davranış bilinci kazanmaları sağlanmalı.
Peki, yeterli mi, elbette hayır. Aile kuracak her insana önce “aile bilinci” eğitimi verilip ardından hem bu bilincin oluşup oluşmadığına dair sınavlara tabi tutulmalı hem de psikolojik testlerden geçirilmeli insanlar. Öyle: “Ben seni seviyorum… Senin kaşın güzel… Boyuna posuna hayran oldum, öyleyse gel evlenelim.” dönemi bitmeli artık. Elbette sevgi de olmalı, saygı da ama tek ölçü bu olmamalı.
“Yok yaaa! O kadar da değil…” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, tam da o kadar. Belki daha fazlası da gerekiyor ama şimdilik bu kadarının hakkıyla uygulanması bile emin olun toplumdaki bu travmatik vakaların önüne çok büyük ölçüde geçecektir. Nasıl ki insan sürücü kurslarına gidip aracın mekanik yapısıyla, trafik bilinciyle, ilk yardım müdahalesiyle donanımlı olmadan ve bunu sınavlarla teyit etmeden, yani ehliyet almadan araç kullanamazsa trafikten yüzlerce kat daha önem arz eden aile kurumunu da oluşturamamalı eğitimden geçmeden. Zira bir ailenin sağlıklı biçimde devamı, bir aracı sağlıklı biçimde kullanmaktan daha az öneme sahip değildir. Ailenin kaza yapmadan veya en az hasarlı kazalarla yoluna devam etmesi de her açıdan yetişmiş, aile direksiyonunun başına geçmeye her yönden hazır kadın ve erkek bireylerle mümkün olur. Onların yetiştireceği çocuklar da bir sonraki neslin sağlam aile kurmasına vesile olacaktır.
“Yok hocam ya, biz bunu yapmadan da her gün binlerce aile kuruyoruz.” diyorsanız o zaman kadın katliamlarından, her geçen gün artan boşanma vakalarından, yetim veya öksüz kalan, babası tarafından boğazına bıçak dayanan çocuk görüntülerinden şikayet etmeyeceksiniz.
Evet, haklısınız; zaten etmiyoruz. Çünkü alıştık artık, yadırgamıyoruz bile…