Barışın Eşiğinde miyiz, Çıkmazın Başında mı?
Türkiye, tarihin yüklediği en karmaşık meselelerden biriyle bir kez daha yüzleşiyor. Esasen, benim cümle olarak benimsemediğim ve “Kürt sorunu” olarak adlandırılan mesele ile PKK meselesi, yeniden gündemin merkezinde.
Son olarak, DEM Parti heyetinin İmralı’da Abdullah Öcalan ile gerçekleştirdiği görüşme, “barış ve kardeşlik” mesajlarıyla bir umut kapısı aralarken, aynı zamanda birçok soru işaretini de beraberinde getirdi. Ancak açık konuşmak gerekirse, bu süreçten, 2013-2015 yılları arasındaki çözüm sürecindeki kadar umutlu değilim. O süreç bile hüsranla sonuçlanmışken, bu yeni sürecin nasıl sonuçlanacağını kestirmek güç.
Bu görüşmenin, Türkiye’nin siyaset markası olan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin çağrılarıyla şekillenen süreçle ilişkilendirilmesi, Türkiye’nin siyasi tarihinde alışılmadık bir dönemeç olarak dikkat çekiyor. Ancak asıl mesele, bu girişimlerin kalıcı bir barış ve demokratik dönüşüm için gerçekçi bir zemine dayanıp dayanmadığıdır.
PEKİ BARIŞ SÜRECİ OLUR MU?
Türkiye, 2013-2015 yılları arasında çözüm süreci olarak adlandırılan bir dönem yaşamış ve bu süreçte İmralı’dan gelen mesajlar, PKK’nın ateşkes ilanları ve siyasi diyaloglarla yeni bir başlangıç için umut doğmuştu. Ancak bu umutlar, 2015’te sürecin çökmesiyle yerini derin bir güvensizlik ve şiddet sarmalına bıraktı.
Şimdi, Abdullah Öcalan’ın yeniden sahneye çıkmasıyla Türkiye’nin bir kez daha aynı soruyu sorması gerekiyor: Barış süreci mümkün mü? Eğer mümkünse, bu kez neden başarılı olsun?
DEM Parti’nin yaptığı açıklamalarda öne çıkan “Türk-Kürt kardeşliğini güçlendirmek” ve “barış devri” ifadeleri, toplumsal barışa duyulan özlemi yansıtsa da bu hedeflerin gerçekleşmesi için oldukça karmaşık bir siyasi ve sosyal denklemin çözülmesi gerekiyor.
ÖCALAN’IN MESAJLARI PKK ÜZERİNDE ETKİLİ OLACAK MI?
Abdullah Öcalan’ın PKK üzerindeki etkisi, hem geçmiş deneyimlerden hem de güncel dinamiklerden anlaşılabileceği üzere tartışmalı bir konu. 1999’da yakalanıp İmralı’ya getirildiğinden bu yana, örgüt üzerindeki etkisi aşamalı olarak azalmış durumda.
Öcalan’ın “ateşkes” çağrıları ya da “silah bırakma” önerileri, örgütün dağ kadrosunda her zaman kabul görmedi. Özellikle Kandil merkezli yapı, Öcalan’ın çağrılarını genellikle taktiksel olarak yorumluyor ve örgütün bağımsız karar alma mekanizmasını korumayı tercih ediyor.
Bunun yanı sıra, Suriye’de YPG/PYD gibi farklı yapıların gelişmesi, PKK’nın bölgesel bir güç haline gelmesini sağladı. Bu durum, Öcalan’ın otoritesini daha da tartışmalı hale getirdi. Ayrıca PKK’nın kontrolünü elinde tutan dış güçlerin, Öcalan’ı bırakıp başka bir piyon kullanarak süreci sabote edip etmeyeceği önemli bir soru işaretidir.
Öcalan’ın, Selahattin Demirtaş hakkında söylediği iddia edilen “Ben bölgesel bir proje isem, Demirtaş küresel bir projedir” sözü de PKK elebaşının artık geçerli bir konumunun olmadığını gösterebilir. Devlet Bahçeli’nin bu kartı bilerek mi ortaya attığı, bu sürecin sonunda daha net bir şekilde anlaşılacaktır.
TÜRKİYE’NİN VE KÜRESEL AKTÖRLERİN TAVRI
Türkiye Cumhuriyeti devleti, PKK’yı ulusal güvenlik tehdidi olarak görmeye devam ediyor. Devlet, PKK’yı tüm unsurlarıyla yok etme kararlılığını sahada da net bir şekilde gösteriyor. Ancak, Devlet Bahçeli gibi milliyetçi bir liderin böyle bir dönemde barış görüşmeleri konusunda yeşil ışık yakması, devletin bu sorunu çözmek için esneklik gösterebileceğine dair güçlü bir sinyal olabilir.
Barış sürecine dair girişimlerin yalnızca iç dinamiklerle sınırlı olmadığı unutulmamalıdır. ABD, Avrupa Birliği ve bölgesel güçler, PKK ve YPG gibi yapıları farklı açılardan destekliyor veya eleştiriyor. Bu durum, Türkiye’nin barış girişimlerinin dış politikada nasıl yankı bulacağını belirsiz kılıyor.
BARIŞ SÜRECİ İÇİN GERÇEKÇİ BİR ZEMİN VAR MI?
1.Toplumda Güvensizlik: Çözüm sürecinin çökmesi, Türk ve Kürt toplumlarında derin bir travma yarattı. Yeni bir süreç, geçmişin yaralarını sarmak için somut adımları gerektiriyor.
2.Siyasi Konsensüs: DEM Parti, bu süreçte kilit bir rol üstleniyor. Ancak diğer siyasi aktörlerin sürece yaklaşımı büyük önem taşıyor. AK Parti’nin bu girişimi destekleyip desteklememesi, sürecin başarısını doğrudan etkileyebilir.
3.PKK’nın Dağ Kadrosu: Öcalan’ın çağrıları, örgütün silah bırakması için yeterli olmayabilir. Bu nedenle sürecin daha geniş bir stratejiye dayanması gerekiyor.
4.Uluslararası Aktörler: Özellikle ABD ve İsrail’in YPG üzerindeki etkisi, sürecin desteklenip desteklenmeyeceği sorusunu gündeme getiriyor.
UMUT MU, RİSK Mİ?
DEM Parti’nin İmralı ziyareti sonrası yaptığı açıklamalar, çözüm sürecine yeniden dönme ihtimalini gündeme getirse de, bu sürecin başarılı olabilmesi için toplumda, siyasette ve uluslararası arenada eşzamanlı adımlar atılması şarttır.
Öcalan’ın mesajlarının PKK üzerindeki etkisi sınırlı kalabilir. Ancak bu mesajlar, Türk ve Kürt toplumlarının barışa olan inancını yeniden canlandırabilir. Devletin tavrı ve siyasi partilerin yaklaşımı, bu süreçte belirleyici olacaktır. Tabi bu süreçte Türkiye’nin lehine olacak her şeye karşı çıkmayı bir siyasi tavır haline getiren ana muhalefet partisi CHP’nin, barış sürecine ilişkin olumlu bir yaklaşım sergilemeyeceği de unutulmamalıdır.
Türkiye, bu süreçte barışın eşiğinde mi yoksa çıkmazın başında mı olduğunu yakın zamanda görecektir. Ancak bir gerçek var ki; barış ve kardeşlik çağrıları, toplumun ruhuna dokunabildiği ölçüde anlam kazanacaktır.
Türkiye’nin kaderini belirleyecek bu tarihi dönemeçte, gerçek barışın yolu yalnızca diyalogla değil, samimiyet ve somut adımlarla mümkün olabilir.
Saygılarımla,
Avukat Mehmet Ali Köroğlu
30.12.2024