Ezo Gelini gençler pek bilmez.

Ezo Gelin türküsünü de.

Ama, Ezo Gelin Çorbasını bilmeyenimiz yok gibidir.

Ezo Gelinin Suriye’de, Halep’e bağlı, Oğuzeli’nin, Carablus ilçesinin, Bozhöyük köyünde bulunan yığma tepedeki, yani höyükteki mezarının taşındaki yazı:

“Fatiha. Emir Dede Kızı Ezo Gelin. Doğumu Türkiye’nin Gaziantep ilinin, Oğuzeli ilçesinin Uruş Köyü 1909. Ölümü 18 Mart 1952. Uzun zamandır çektiği verem hastalığından ve gurbetlik acısından.”

Güzelliği dillere destanmış. 20 yaşında evlenmiş bir yıl evli kalmış, baba evine dönmüş.

Altı yıl, hiçbir isteyeni kabul etmemiş.

Sonra, Suriye’nin Türkiye’yle sınırı çizilirken o tarafta kalan teyzesi oğluyla, Türkiye’ye dönme şartıyla evlenmeyi kabul etmiş, ama, dönmeleri mümkün olmamış.

Orada, Türkiye hasretiyle yanmış! Bir tepeye çıkar, yüzünü Türkiye’ye döner, ağlarmış.

Bizim Baro Başkanımız, rahmetli Hayrettin Abacı aklıma geldi.

Malatya’dan ayrılmış, ömrünün kalan kısmını Kocaeli’de, ailesinin, kızının yanında geçirmişti.

O süreçte bana derdi ki, 

-Malatya’da iki kişiyi arayıp konuşuyorum; biri Tecde’de Berber Selahattin, biri sen.

Bu da aklıma başka, benzer bir kişiyi getirdi. Malatya dışında yaşayan, eski milletvekillerimizden rahmetli Av. Mehmet Delikaya’yı getirdi.

O da beni arayıp yeni yılımı kutladığında,

-Malatya’da bir tek sizi arayıp yeni yılını kutladım demişti.

Abacı’nın Delikaya’yla ortak tutumu böyle.

Türkiye’ye bakan bir tepeye çıkıp, yüzünü Türkiye’ye dönüp memleket hasretiyle ağlayan Ezo Gelinle benzer tutumu ise şöyle…

Rahmetli Abacı, benimle yaptığı uzun telefon konuşmalarında, Malatya’yı çok, çok özlediğinden söz eder,

-Kocaeli Malatya yolunun yakınlarında, Malatya’ya giden otobüsleri bekler, onlara bakar, el sallar, ağlarım. derdi.

Tecde Mezarlığına gömülme vasiyeti vardı.

Bu vasiyet, “Mezarlık gömüye kapalı” denerek yerine getirilmemişti.

Ben bizzat belediye başkanını arayarak iletmiş, talep etmiştim.

Şimdi ömrünü adadığı Malatya’sında değil, gurbet ellerde yatıyor.

Bu izin vermeme hususunu açıklamamam istenmişti.

Ama zamanaşımına uğradı, mahzuru kalmadı, ilk defa şimdi dile getiriyorum.

Ezo Gelin, o zamanın kanseri vereme, ince derde yakalanmış Suriye’de hastanede yatarken hastane yemeklerini yiyemediğinde, kendine çorba yaparmış. Ve bu çorbanın kokusunu alan diğer hastalara da verirmiş.

Bizim de, gençlerimizin de bildiği o ünlü Ezo Gelin Çorbası adı da bundan gelmeymiş.

Okuduklarımda böyle yazıyordu…

Ezo Gelin’in güzelliği Suriye’de de yayılmış.

Katarlar onu görebilmek umuduyla yollarını değiştirirlermiş.

Bir defasında, Ezo Gelinin su verdiği katar yolcusu, gördüğü güzellik karşısında elindeki su dolu tası yere düşürmüş.

Artık ölümünün yaklaştığını hisseden Ezo Gelin, kocasına,

-Beni Türkiye’ye götürüp gömün. Götüremezsen veya zorluk çıkarsa, höyüğün tepesine gömün. Mezar taşım Türkiye’ye dönük olsun. Ben doyunca bakamadım, toprağım taşım baksın diye vasiyet etmiş.

43 yaşında çileli yaşamı sonuçlanmış, cenazesi Türkiye’ye götürülememiş, dediği yere, höyüğün tepesine gömülmüş.

Devletimiz, Ezo Gelinin vasiyetini yerinde koymamış.

1999 yılında cenazesini doğduğu köye getirmiş, valinin de katıldığı bir törenle özel bir yere defnetmiş.

Törene 5 bin kişi katılmış.

Mezarın bulunduğu tepeden çiçekler getirilip mezarının üstüne konmuş.

Köyünün genç kızları, onun güzelliğine atfen tek tip kıyafetler giymiş, ağıtlar yakılmış, şiirler okunmuş.

Törene, yaşayan tek evladı, kızı Celile Bozgeyik de katılmış; cenazede çok duygulanıp baygınlık geçirmiş.

Celile Bozgeyik Suriye İç Savaşından kaçarak Türkiye’ye sığınmış, sonrasında annesinden dolayı Türk Vatandaşlığına alınarak talebi yerine getirilmiş, üç yıl sonra da, 79 yaşında Covid 19’dan vefat etmiş.

Güzelliğiyle, çektiği acılarla, Türkiye sevdası, hasretiyle kendisine türküler yakılmış, şiirler yazılmış, hakkında birçok sinema filmi yapılmış, bir efsane, söylence kişi olmuş Ezo Gelin.

İşte o türkünün sözlerinden bir bölüm:

Ezo gelin benim olsaydın

Seni vermezdim Feleğe

Güzel yosmam başın için

Salma beni dileğe

Annen huridir sen benzersin meleğe.

Neneyle neneyle

Bahtı karam neneyle

Çık Suriye dağlarının başına da

Bizim ele el eyle

Ezo Gelin türküsü Barak havasındadır.

Barak da, Türkiye ile Suriye arasındaki geniş, verimli bir ovanın adıdır…

Suriye 1516 ‘da Osmanlı hakimiyetine girmiş, 1918’e kadar, 402 yıl, Türkler tarafından yönetilmiş.

Biz Suriye’yle etkileşim içinde olmuşuz hep.

Bir düşünüşte, Malatya dilinde olan ne kadar çok, Suriye’ye ilişkin söz, deyim geliyor aklıma:

“Ne Şam’ın şekeri, ne Halep’in üzümü.”

“Halep oradaysa, arşın burada.”

“Şam Tatlısı”. “Şam Şeftalisi”. “Şam şeytanı”...

Hatırlarsanız, Bülent Ersoy, Rıdvan Dilmen’den için, “Şam Şeytanı!” demişti bir zamanlar...

Malatya’da, adını hatırlamadığım ünlü bir akıl hastamızın, “… Şam tatlı kaç para?” diye sorularak kızdırıldığını biliyorum.

61 yıllık Baas Diktatörlüğünü yıkan Suriye Devrimci Güçleri, “8 Aralık” gününü Bayram ilan etti.

15 Temmuz’da, Bağımsız Türkiye Sevdası için seferberlikteymiş gibi çalışan hükümetimizi yıkmak isteyenler Emperyalizmin tutmalarıydı, Suriye’de ise Milli Güçlerin yıktığı rejim, Emperyalizmin adamıydı.

Türkiye’miz de ne kadar öngörülü oldu, ne kadar düzgün durdu, ne güzel adımlar attı; tebrikler, tebrikler.

Yani, Malatya söylemiyle, Türk Devleti, “Ne Şam’ın şekeri, ne Halep’in üzümü” deyip kenar durmadı.

Ama içimizdeki kimi insanlar, uyarmak saikiyle mi, yoksa başka yerlere yaranmak niyetiyle mi olsa, Ayasofya’ada Yunanlıyı aratmadığı gibi, Halep’te asılan Türk Bayrağında da Arap’ı aratmadı.

Vah! Vah! Vah ki vah!