Bundan beş altı sene önceydi. Malatya basınının tanınmış ismi Remzi Hayta’nın babası rahatsızlanmıştı.

ALPAY’I TELEFONDA SESİNDEN…

Bundan beş altı sene önceydi.

Malatya basınının tanınmış ismi Remzi Hayta’nın babası rahatsızlanmıştı.

Sormak, geçmiş olsun demek için aradım.

-Hastamız nasıl? dedim.

-İyi iyi, ahan vereyim deyip, verdi.

Hayta’nın babasını tanımıyordum. Konuşmuşluğum hiç yoktu. Niye telefonu verdi dedim.

-Çok şükür iyiyim, iyiyim dedi.

Bu ses bana yabancı gelmemişti.

Bir tanıdık sesti.

Bu ses, ünlü hemşerimiz Selahattin Alpay’ın sesine benziyordu.

Saliseler içinde ‘Tamam’ deyip bu yargıya vardım. Kararımı kolaylaştıran bir etken de yanlış hatırlamıyorsam, bayram için Malatya’da olan Alpay’ın, bir kalp rahatsızlığı ile hastaneye gittiğiydi. Hemen durum aldım ve cesaretle,

-Sayın adaşım çok geçmiş olsun. Senin güzel sesini daha çok dinlemek istiyoruz dedim.

Kararım doğruydu. Remzi Hayta, Alpay’ımızın yanında, hastanedeymiş, ve benim ‘hastamız nasıl’ derken Alpay’dan söz ettiğimi sanmış.

Önceki yıllarda, sabah gün ışıdımı kalkıp, Malatya’yı sokak sokak gezer, sorun ve ilginç durumlara ilişkin fotoğraflar çeker, değerlendirmeler, önermeler yapar basınımıza sunardım.

Bir sabah, Şehit Fevzi Mahallesi civarını gezerken, bir sokağın başındaki damın duvarında, Alpay’ın siyah beyaz fotoğrafı üstünde, “Selahattin Alpay Sokağı” yazısını gördüm.

Mahalle kenar mahalle, sokak da kenar sokaktı…

Malatya adıyla yapışık bir sanatçımızın adının, doğduğu sokak bile olsa buraya verilmesine içerledim.

Şehrime borçluluk duygularımla, bir ödev bilerek, 5 Nisan 2015, tam da Avukatlar Günü, basınımızaşunları yazıp gönderdim:

“Sanat, spor, bilim ve kültür alnında başarı göstermiş insanlar, tüm insanlıkla birlikte doğup büyüdükleri çevrelere de hizmet etmiş kişilerdir.

(…)

Bu kişiler, ulusal ve evrensel düzeyde olduğu kadar, bundan da çok, kendi illerinin insanlarına, çocuklarına örnek ve moral değer olurlar.

Malatyalıların isteği, böylesine önemli hemşerilerinin başarılarından azami ölçüde yararlanmaktır.

Bunun için de, bu şahsiyetlerin tanıtılması, adlarının yaşatılarak kuşaktan kuşağa iletilmesi gerekir.

Adlarına düzenli olarak anma ve tanıtma gecelerinin düzenlenmesi, yine adlarına yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde ödüller verilmesi, heykellerinin, büstlerinin ve masklarının çeşitli yerlere konulması, önemli merkezlere, okullara, cadde ve sokaklara adlarının verilmesi beklenen davranışlardır.

Bu görev, bugünkü görünümleriyle gönüllü toplum kuruluşlarından çok önce, Kamu Yönetiminin, Mülki ve Yerel Yöneticilerin ödev ve görevidir.

Ancak bunun gerektiği gibi yapıldığı söylenemez.

Kimi yerlere, kimi kişiliklerin adları verilmiştir ama bunlar ya ilgisiz, ya da yetersizdir.

Selahattin Alpay’ın adının küçük bir sokağa verilmesi de bunlardan biridir.

Selahattin Alpay, sanatı ve Malatyalılığıyla birlikte ulusal düzeyde kitlelerin kalbine girmiş bir sanatçımızdır.

Doğduğu sokak olsa bile, bir küçük sokakta değil de büyük bir caddede adının görülmesi daha hakkaniyetli, yakışık ve amaca uygun olacaktır.”

Birkaç gün sonra telefonum çaldı, karşımdaki kişi Selahattin Alpay’dı.

Malatya ağzı ve diliyle, “ Yazınızı kızım görmüş. Eline canına sağlık başkanım. Ne kadar çok memnun oldum bilemezsin.” dedikten sonra, “ Başkanım, Show TV’deki programımda sizden bahsedeceğim.” demişti.

Zonguldak’ta oturan bir Malatyalı arkadaşım buraya gelmişti.

Görüştüğümde, televizyondan duymuş. “Selahattin Alpay senden çok bahsetti, seni övdü.” dedi. Şaka olsun diye arkadaşıma, “O Selahattin Sarıoğlu ben değilim. İsim benzerliği dedim.” O inanmadı, “Yürü! Benim kandırıyorsun?” dedi.

Benim de kıymetli Adaşımın da dileği geçtiğimiz Şubat ayında, Yeşilyurt Belediye Meclisinin kararıyla gerçek oldu. Yeni açılan önemli bir caddeye Selahattin Alpay Caddesi adı verildi.

Ben de bu kararından dolayı Yeşilyurt Belediye Başkanı Mehmet Çınar’a ve Meclise teşekkür ederim.

SEYİTUŞAĞI KÖYÜ

Merkeze 30 km. kadar mesafede.

Ne yazık ki, her köyümüz gibi burası da ıssızlaşmış.

Yamaca yerleşilmiş.

Hayvancılık yapılıyor, sürüler var, gördüm.

Yolu yeni yapıldı, şahane. Şehirlerarası yol gibi.

Köy çeşmesi, güzelliği ve duruşuyla tarihten haber veriyor gelen, geçene.

Kitabesindeki rakamları okudum, 1328’de (miladi 1910) yapılmış.

Arap harfli yazıyı da, sağolsun, meslektaşım Abdulkadir Artan okudu, “Sahibü’I Hayrat Mahir? Beg Oğlu Mahmut Ağa” yazıyormuş.

İki gözü (iki çeşme) maşallah dolu dolu akıyor.

Çayı güzel mi diye şişemi doldurmayı unutmadım.

İnsanları sıcak kanlı, misafirperver, yabancıya öcü gibi bakmıyor, yakımlı.

Köyün biraz dışında, tepede, anayol kenarında Meryem Ana Ziyareti var.

Hayırseverler tarafından düzenlenmiş.

Aş pişirilen, lokma pişirilen ocaklar var.

Ziyaretçilerin oturacakları yerler yapılmış.

Ortam temiz.

Dikkatimi çekti; öte beri konan damın pencere demiri çekilerek ayrılmış duruyor.

Bir hırsızlık eseriydi herhalde.

Yola bakan taş duvar içinde, taka gibi bir yerde, mumlar yakılmış; yarıyanmışları, damlaları, eriyikleri duruyor.

Ağaçlara rengarenk çaput bağlanmış, dilek tutulmuş.

Anadolu’da, Malatya’da, birçok yörede rastlanılan bir ritüel.

İslam öncesine dayanan bir inanışın eylemi bunlar.

Çünkü, sadece Allah’a dua edilir, ondan yardım istenir, ondan medet umulur.

Tabii ki, herkes inancında özgür.

Yolun diğer yanında derin ve görülesi bir akarsu yatağı var.

Suyu kuru.

Bazı yerlerde birikintileri var, buz tutmuş.

Koyağın bir kısmını daha önceki yıllarda yürümüştüm.

O gezimde, suyun içinde duran, kırılmış, atılmış bir tabanca görmüş, almıştım.

Bu gidişimde üç kilometre kadar daha gezdim, yürüdüm.

Binlerce yıl akan su kayaları aşındırmış, sivri ve keskin kenarları işlemiş.

Oyuntular, derinlikler, yusyuvarlaklar yapmış.

Evet hepsi görülesi, gezilesi, yürünesi, fotoğrafları, videoları çekilesi.

HoşçakalSeyituşağı; ver elini, Atalar, Kadiruşağı…