Dut yedim duttu beni

Sevdan guruttu beni

Bu ne zalım yar imiş

Gitti unuttu beni…

Dut yemeyi sevmeyen var mı bilmem!

Yine haziran gelecek, yine dutlar olacak ve yiyeceğiz inşallah!

Şekeri olup da yiyenler yanlış yapacak.

Akıllı olanlar sadece tadına bakacak.

Bir şey söyleyeyim, ben bu yaşıma kadar, dut yiyip de ‘doydum’ diyerek yemeyi bırajmadım.

Azeri türküsünün de beni destekliyormuş;

“Dut ağacı boyunca

Dut yemedim doyunca”

Dondurma da öyle.

Hatta bizim mercimekli çiğköfte de.

Ne kadar dondurma yesen doymuyorsun.

Görüşümü pekiştirmek için, dondurmanın, “Beni yiyip de doydum diyeni görmedim!” dediğini uydurup, yarenlik yaptığım olur arkadaşlara.

Geçenlerde, çok soğuk bir günde, eşimle dondurmacıya gittik.

Dondurma geldi, Görevli kıza,

-Yaz gelmeden dondurmamızı yiyelim diye geldik dedim. Kızcağız şaşırdı, utanarak,

-Yazın yemiyor musunuz? dedi. Biz gülünce, anladı, o da güldü.

Malatya’nın hayal ötesi, ilginçler üstü yaşam biçimiyle, onlarca kitap yazan, üç dil bilen, iktisat fakültesi mezunu, Malatyalıların ‘Üstat’ adını verdiği Hüsamettin Yıldırım, olağanüstüler üstü bir yaşam sürerdi…

Anasız, babasız el koltuğunda büyümüş, hatta dilenciler çetesince başka şehre kaçırılıp dilendirilmiş de.

Bekar yaşar, telefon kullanmaz, radyo, televizyon, elektrik kullanmaz, bir piknik tüpü, bir çaydanlığı, bir kaşığı dışında eşyası bulunmazdı. O, insanın ne kadar az parayla yaşayabileceğinin anıtı ve kanıtıydı.

2018’de aramızdan ayrılan Üstat Hüsamettin Yıldırım’ın televizyonda konuşurken dondurmayla ilgili,

-Zevk için yiyecek almam. Birkaç yıl önce arkadaşlardan biri bana, “Üstat yeni bir dondurmacı açılmış, oraya gideceğiz, sen de gel!” dedi. Ben o yaşıma kadar sadece iki küçük külah dondurma yemiştim. Güzel bir dille söylediği için kıramadım. Gittik. Birer porsiyon geldi. Onlar çay kaşığının ucuyla yavaş yavaş yiyorlar. Ben hemen bitirdim. İkinci geldi. Onu da bitirdim. Yedi porsiyona çıktı. ‘Yok’ demeyeceğimi bildikleri için daha teklif etmediler. Hatta, ‘hastalanacak mıyım’ diye beni takip etmişler. Böylece dondurmaya alıştım. Arkadaşlar sık sık dondurmacıya götürdüler. 1998’in Ağustos ayında bir oturuşta bir kilo yedi yüz elli gram dondurma yedim dedi.

Döneyim duta…

Bizim bir de Horum Dutumuz var.

Mayhoşumsu şeker gibi tadı, kokusu bambaşka güzeldir.

Yazın yemeye beklerim!

Ne kadar dikkatli olsan da elinde, ağzında kırmızılığı kalır; çıkması da zordur.

Dut zamanı gittiğimiz bir keşifte, avcuma topladığım güzelim beyaz dutları getirip hakim hanıma uzattım, o bir tane almak istedi,

-Alın hakim hanım, hepsi size dedim, teşekkür ederek aldı.

Orada bulunan ziraat bilirkişi söylemişti, dutun ilaç verilmesine gerek olmayan tek ağaç olduğunu.

“Dut ağacı hiçbir ilaca, gübreye ihtiyaç duymaz” dedi.

Dutların parmak gibi olup, değsen düşecek olduğu hallerde, ben de Dilek’te, soba borusundan ince, bilekten kalın bir dutun başında, o parmak gibi dutlardan, hiç doyamayacağımı bilerek de olsa yerken o deprem olmuştu.

Ağacımın olağandışı sallanmasıyla fark etmiştim.

Yıl 1964, aylardan haziran ve gün pazardı.

Vakit, saatlerin akrebi dörde yaklaştığı, yelkovanı dokuzun üstünde olduğu vakitti.

O deprem ki, başına nice dert gelen ünlü, tarihi Teze Camimizin de hasarlanıp bakıma alındığı depremdi.

2020 depreminden sonra restorasyona alındı, şöyle oldu, böyle oldu denerek, bana göre uzun boş tartışmaya sebep oldu.  Bitti ibadete açıldı, bu sefer de 2023 depremi oldu, yıkıldı harap oldu; bütün emekler, masraflar boşa gitti. Etrafı çevrildi, yeniden yenilenmeye alındı.

Haber geldi, gelecek Ramazan’da ibadete açılacak dendi.

Ben ömrümün ilk depremiyle, bir dut ağacının başında karşılaştım!

Bizim çocukluğumuzda, köylü kentli ‘yer oynadı’ derdi.

Hani, “yer yerinden oynadı” derler ya olağanüstü bir etkinlik, büyük şaşkınlık doğuran bir haber, bir vakıa sonrasında…

Sonra zelzele oldu, sonra da deprem.

Cankurtaranımız sonra ambulans olmadı mı?

Ama bu uluslararası adı alması, her insanın tanıması gereğince oldu.

Dilimizdeki sözcüklerde doğuyor, yaşıyor, ölüyor.

Ben lise öğrenciliğimden itibaren, “dilimizde özleşme” akımına yandaş oldum.

Atatürk’ün, “Ülkesini düşmanlardan kurtarmasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmasını bilecektir.” sözüne sadık kaldım.

Ali Püsküllüoğlu’nun, ”Öztürkçe Sözlük” kitabı elimden düşmedi.

Neredeyse tüm kelimelerin öztürkçe karşılığını bilirim.

Sonraki yıllarda, Atatürk’ün laiklik anlayışında olduğu gibi dildeki arılaşma anlayışında da aşırılığa, çok aşırılığa gidildiğini, kavramların köz gibi özünün söndürülüp bitirildiğini gördüm.

Dilimize yerleşmiş, köylülerimizin, kentlilerimizin, gencimizin yaşlımızın diline yerleşmiş, fiziki ve ruhi durumu anlatan, anlaştıran, öğreten sözcükler başka bir dilden dilimize girmiş diye, bu yaşanmışlıkları, yerleşmişlikleri nasıl söküp atarız!

Ya dili çok ağır olmayan, dilimize yerleşmiş kelimelerle yazılmış o kitapları, o eserleri ne yapacağız?

O zaman dilimiz yapaylaşır, insanımız ifade etme, iletişim kurma zorluğu yaşar.

Laikliği de anlamından kaydırdık, dinsizleşme, İslam’dan uzaklaşma hareketine dönüştürdük.

Halbuki laiklik, inananın da, inanmayanın da ihtiyaçlarına devletçe yanıt verilen bir hukuksal kurum.

Bakalım Malatya’nın ‘üstadı, öztürkçeleşme için ne demiş:

-Bir Türkçeleştirme akımı başlatıldı. Dilimizdeki Arapça, Farsça kelimelerin atılıp yerine geçecek kelimeler arandı, bulamadıklarının yerine de kendileri uydurup ‘Öztürkçe’ adını verdiler. Kelime öztürkçe ise eğer herkesin anlaması lazım değil mi? Yok, illa sözlüğe, lügata bakacaksın. Bununla beraber bir de eski kitapların gençler tarafından anlaşılmaması hususu var. Bir zamanlar nurculuk vardı. Saidi Nursi, Kur’an’ı açıklamak için kitaplar yazmıştır. Ben o kitapların hepsini aldım ki okuyayım ama dili çok ağır olduğu için bir şey anlayamadım. Kaldırdım attım. Benim kitaplarımın dili de ağır ama onlar kadar değil.”