Hani, Almanya’nın yanında sokulduğumuz Birinci Dünya Savaşında, daha doğrusu Birinci Paylaşım Savaşında, ortağımızın yenilmesiyle bizim de yenildiğimiz ve şehitlerimizin kanıyla sulanmış topraklarımızı kaybettiğimiz, Mondros, Sevr Anlaşmalarını imzalamak zorunda kaldığımız; ordusuz, silahsız topraksız, vatansız kaldığımız o hal var ya hani…

İşte o halde, Yüce Türk Milletinin büyük tarihsel gücünü, kahramanlığını, imanını, inancını harekete geçirmesiyle, yani öz kimliğine dönüp kükremesiyle, tersine dönmüş talihimiz, tersine akan Anadolu sularımız düzüne dönmeye başladı.

Bu halleri öğrencilerime, “Düşünün arkadaşlar, Malatya’mız işgal edilmiş. Hükümet Binamızın önünde Yunan Bayrakları sallanıyor. Kışla Caddesinde, Fuzuli’de, İnönü’de süngülü silahlarıyla Yunan askerleri dolaşıyor. Minareler susmuş. Camiler boş. Gece vakti kapınız açılıyor, düşman askerleri babanızı, abinizi götürüyor. Yunan askerleri analara, bacılara sarkıntılık ediyor.

Siz ne yaparsınız bu halde?

Babanız, abiniz, amcanız dayınız ne yapar?

Gizli gizli, karanlık binalarda, bağlık, bahçelik yerlerde toplanıp durumu konuşmaz mı? Ne yapmalıyız demez mi? Tedbirler düşünmez mi?

Arkadaşlar işte bu toparlanmalara bu hazırlanmalara Kuvayı Milliye Hareketi, bu insanlara Kuvayı Milliye bir başka adla Milli Kuvvetler denir….” diye anlatmıştım.

Bir zeki, çevik, deneyimli, Balkanlarda, Trablusgarp’ta, Filistin’de, Kafkasya’da, Çanakkale’de savaşmış bir kahraman paşa çıkar gelir İstanbul’dan Karadeniz’i yara yara, çıkar bir 19 Mayıs sabahı Samsun’a.

Bir gemi yanaştı Samsun’a sabaha karşı

Selam durdu kayığı, çaparı, takası

Selam durdu tayfası.

Bir duman tüterdi bu geminin bacasından

Bir duman

Duman değildi bu

Memleketin uçup giden kaygılarıydı.

Samsun limanına bu gemiden atılan

Demir değil

Sarılan Anayurda

Kemal Paşanın kollarıydı… Cahit Külebi

Samsun’da yerli güçleri bir araya getirmiş, Amasya’ya gitmiş, Havza’ya gitmiş,  

Erzurum’a gitmiş, Erzurum Kongresine Başkan seçilmiş, Kuvayı Milliye’yi tek kuvvet olarak tanımak ve milli iradeyi esas kılmak esastır denmiş (23 Temmuz1919), Sivas’a gitmiş, Sivas Kongresini yapmış, ”Vatan bir bütündür parçalanamaz”, “Manda ve himaye kabul edilemez” denilmiş, 4 Eylül 1919),İstanbul Hükümeti ile Ankara Hükümeti arasında Amasya Protokolü imzalanmış, Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyetini İstanbul Hükümetinin tanıması kabul edilmiş.(22 Ekim 1919) Amasya’da komutanların katılıp karara bağladığı, “Milletin İstiklalini yine Milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” denmiş. (22 Haziran 1919)

Belirlenen ilkeler, alınan kararlar doğrultusunda bütün milli güçleri teşkilatlandırmış. 23 Nisan 1920’de TBMM’yi kurmuş. Büyük Kurtuluş Savaşının demokratik yolla, milli irade doğrultusunda, birlik dirlik içinde yönetilmesini sağlamış.

Ve tabii ki, arkasında Büyük Türk Milleti ve yanında da o Milletin kahraman paşaları varmış;  Kazım Karabekirler, Fevzi Çakmaklar, Kazım Orbaylar, Refet Beleler, İsmet İnönüler, Ali Fuat Cebesoylar…  

Önceki yazılarımda da sözünü ettiğim, şu bilgi hilekarlığına, Fransızca dezenformasyon işine dokunmam farz oldu yine.

Bu emperyalist uşakları, bu İsrail hizmetkarları, İstiklal Savaşı yapılmadı, kimseyi denize dökmedik, işgalciler çekilip gittiler, Atatürk Yahudi’ydi, İngilizlerin, Rumların adamıydı, Türkiye Cumhuriyetini İngilizler kurdu… diyorlar.

İstiklal Savaşı yapılmadıysa, Dilek’ten, ailemiz Hacıosmanoğullarından, Fatma ve Halil’in oğlu, Sakarya Savaşı şehidi, 19 yaşındaki Süleyman resmi bilgisi de, sizin bilgileriniz gibi yalan mı?

İstiklal Savaşı, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti düşmanlarının vizyona soktukları bir buçuk dakikalık bir videoyla karşılaştım o sosyal medyada.

Parmaklarının ucundan başka bir yeri gözükmeyen yüzsüz biri masum bir sesle görüntülere bakarak konuşuyor ve ben de aynen aktarıyorum:  

“Bugün size, yoğun istek üzerine arkadaşlar, bunu çok yazıyorsunuz, 1944 sözlüğünün din hanesine bakmak istiyorsunuz.

Sözlüğü açıyorum.

Evet, TDK’nın 1944 sözlüğü arkadaşlar.

İnternetten de araştırabilirsiniz. Bunun 1935’i de var.

Direk şunun din hanesine gelelim arkadaşlar. 

Din hanesini okuyalım.

Ne yazıyor arkadaşlar? “Kemalizm Türk’ün dinidir.”

Bu sözlükte arkadaşlar, aleni, açıkça, “Kemalizm Türk’ün dinidir” diyor.

Daha sonra arkadaşlar, Peygamber bölümüne bakalım.

Bakın Peygamber bölümünde ne yazıyor?

Peygamber:  Çiçek, bileşikgillerden, ilkbahar ve ilkyazda daha çok buğday tarlalarında sık sık rastlanan ve mor renkli çiçekler açan bir bitki.

Niçin söylüyor bunu?

Çünkü başta girdiği konu “Kemalizm türkün dinidir” bölümü için orda artık Peygamberi tarif edemiyor arkadaşlar.

Bu dönemlerden geçti bu millet.

Hani, “Bu millete ne oluyor?”, Neden böyle yapıyorlar?”,  “Neden Kemalizm’e düşman?” diyorsanız, Müslüman bir millete Kemalizm’i din diye gösterenlere tepki gösterdikleri için.”

Evet, konuşma bu, gösterilen, 1944 tarihli TDK Lügat Kolunun hazırladığı Türkçe Sözlük - I

Ayrıca, bu sözlüğü Atatürk dönemine de uydurmak için, “Bunun 1935’i de var” diyor. Oysa yoktur;  bu ilk sözlük. 

Bu videoda, sözlüğün ‘Din’ kelimesinin tarifinin yapıldığı bölüm gösteriliyor ama kimsenin okuyamayacağı uzaklıkta ve sürede.

Ekran fotoğrafını çektim ve büyüterek okudum. Yazılanlar şöyleydi:

Din 1. İnsanların Tanrıya inanış ve bağlanışları. (Cümlede kullanılıyor.) Din ve dünya işleri ayrıdır.

2. Bir konuda tutulan yollardan her biri. Müslüman dini. Hıristiyan dini.

3. mecaz. İnanılıp çok bağlanılan fikir veya ülkü. (Cümlede kullanılıyor) Kemalizm Türkün dinidir.

Arapçada da dinin en az üç çeşit anlamı var.

TDK şimdiki sözlükte de Din kelimesi yine üç farklı anlamda tarif edilmiş ve tarifleri bu sözlüktekiyle aynı. 3. Din: isim, mecaz- İnanılıp çok bağlanılan düşünce, inanç veya ülkü; kült.

Biz, küçüklüğümüzde, Arap harfleriyle yazılmış her yazıyı, Kur’an’dan alınmış gibi inanıp da, sigara kağıtlarını üzerindeki yazı Arap harfli diye, yerden alıp üç kere öpüp başımıza koyup bir temiz yere bırakırdık. Onun gibi din kelimesini de bir anlamıyla tanıdık.

O gün bu sözlüğü hazırlayan Türkçeciler, keşke bu cümleyi kurmasalar ve kötü adamların bu hileyi yapmasına fırsat vermeseydiler.

Video da konuşan masum sesli alçak, “Peygamber” kelimesinin sözlükteki tarifini okuduğunu söylerken şu hileyi yapıyor:

Sözlükte “Peygamber” kelimesi değil, “Peygamber Çiçeği” bitkisi tarif edilerek, “Bileşikgillerden, ilkbahar ve ilkyazda daha çok tarlalarında sık sık rastlanan ve mor renkli çiçekler açan bir bitki” deniyor. Yalan ses, “çiçeği” kelimesini de “çiçek” diye okuyor.

Bu oyunun arkasındakiler, bu satılmışlar neyin peşinde olabilirler?

1.    Brütüs misali yanında göründükleri Ak Partiyi zora sokup oyunu azaltıp devirmek.

2.    Bir iç savaş yandaşları yetiştirmeyi amaçlamak.

3.    Bütün etnik kimlikleriyle Türk Milletinin, şanlı tarihi üzerine, yakın tarihinden gelen İstiklal Savaşı Kahramanlığı inanç ve güvenini zayıflatmak ve Emperyalist, Siyonist devletlere zemin hazırlamak.

4.    Türk Milletini, Gazi Mustafa Kemal Atatürk gibi Türk Dünyası Tarihine ve dünyaya nam salmış siyasi ve askeri dehasından, kahramanından soğutmak, O’nun verdiği enerjiden yoksun bırakmak, böylece güçsüzleştirmek. (Bitlis’te bir güzel camimizin duvar taşında, ‘Atatürk bu camide namaz kıldı. 17 Ekim 1916 yazısını ben gördüm, fotoğrafını çektim. Paylaştım.)

Allah ıslah etsin diyeceğim ama, Allah sapmışlara, şeytana yoldaş olanlara yardım da etmez.