Sayın okuyucularım merhaba.

Bazı okuyucularım,

-Selahattin Bey, siyaset yazmayın. Gezi, anı yazın diyorlar.

Ben de onlara,

-Bence memlekete hizmet etmenin en iyi yolu siyasetle uğraşmak diyorum.

Geçmişte Battalgazi CHP Başkanıyken Venk’e ulaşım sorunu için gittiğimizde, basınımıza,

-Biz buraya siyaset yapmak için gelmedik. Vatandaşımızın ulaşım sorununu dile getirmek, kamuoyuyla paylaşmak, yöneticileri bilgilendirmek, uyarmak, çözüm önerimizi sunmak için geldik Vatandaşımızın nerede bir sorunu varsa, biz oraya cankurtaran hızıyla gideceğiz.’ dedim.

Bir milletvekilimiz sosyal medyada,

-Başkan, sen oraya siyaset yapmak için gitmediysen ne için gittin? demişti.

Kötü siyasetle, doğru siyaseti birbirinden ayırmak gerek.

Biz oraya gösteriş için değil, göz boyamak için değil, vatandaşımızın derdine çare bulmak için gitmiştik.

Şimdi, altı ay sonra yapılacak bir seçim var önümüzde.

Meslek odası, Dernek yönetimi değil, Memleket yönetimi seçimi bu.

Vatandaşımız, oyunu vereceği partiyi, ittifakı seçmede dikkatli olmalı.

Nasıl bir yere yardımda bulunurken, yaptığımız yardımın yerine ulaşıp ulaşmadığından emin olmak istiyorsak, oyumuzu verirken de, o oyun memlekete hizmet yolunda kullanılıp kullanılmayacağından emin olmamız gerekir.

Gerek iktidar, gerek muhalefet siyasetçilerinin en önlerde gelenlerini izleyip, gözlemleyip, sorup soruşturarak, memleketin faydasına çalışıp çalışmadığına bakıp, oyumuzu vereceğimiz yeri ona göre seçmeliyiz.

Şimdi bir Allah’ın kulu, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a,

-Koltuk tatlı geldi bırakmak istemiyor diyebilir mi?

Dese, vicdana, akla uygun olur mu?

Bütün bedeni, bir memleket aşkı, bir millet sevdası, bir ülkü, bir ideal içinde olmazsa bir insan bu denli çalışabilir mi?

Mustafa Kemal Atatürk’ten başka, hangi başbakanımızda, cumhurbaşkanımızda böyle canhıraş çalışma, böyle seferberlik hali gördük?

‘At binicisine göre kükrer’ denir ya!

Bakanlar, bürokratlar da O’na bakıyor, O’na göre çalışıyor.

Ne kadar güvense de, ‘Ne yapıyorlar, ne ediyorlar?’ diye gözünü üstlerinden ayırmıyor.

Eskiden, yani gidip de gelmeyesice o parlamenter düzen günlerinin bakanları, adeta şovmendi.

Götürsün, göstersin, getirsinler sözü misali, iş değil, yeme içme, karşılama uğurlama, konuşma insanlarıydı. İşinin sevdalısı olanları tenzih ederim.

Şimdiki kabine bakanları, maşallahları var, her biri Bakan değil, Yüksek Memleket İşçisi.

Bürokratlar, yani müsteşarlar, genel müdürler, daire başkanları, valiler, kaymakamlar her biri birer Yüksek Hizmetçi.

Eski zaman bürokratları işe, güce değil, günlerini gün etmeye bakardı.

Çünkü ‘Bugün var, yarın yok’ olduklarını biliyorlardı.

Gerçekten de öyleydi. Üç-beş ayda bir hükümet değişiyor, gelen hükümet, ilk iş olarak mevcut bürokratları, valileri kaymakamları görevden alıyor, yerlerine kendi adamlarını koyuyordu.

Danıştay, İdare Mahkemeleri bu görevden alma davalarıyla uğraşıyordu.

Bazı müdürler mahkemece görevine döndürülüyor, eski görevine başlatılıyor, bir ay sonra tekrar alınıyor, o tekrar dava açıyor, kazanıyor, görevine dönüyor… bu sarmal dört beş kez tekrarlanıyordu.

Mahkeme kararıyla görevine dönen bir TCDD Bölge Müdürüne hayırlı olsun ziyaretine gitmiştik, hoş beşten sonra,

-Ne zaman başladınız? diye sorunca,

-Ooo… Neredeyse yeniden görevden alınma zamanım geldi demişti

O, parlamenter düzen denen, bozuk düzen zamanları bürokratlarının, önünden geçilmiyordu.

Bir arkadaşın bir yere müdür olsa, daha seni tanımazdı.

Bir de bu makamlara, valilik, kaymakamlık, il müdürlüğü gibi makamlara getirilenlerin tamamı, eşraftandı, tanınan, bilinen ailelerden gelmeydi.

Reçber, maraba çocukları, hangi fakülteyi bitirirse bitirsin, profesör bile olsa bu makamlara asla gelemezdi.

Şimdiki bürokratlara, valiler, kaymakamlara bakın bir, her biri eskinin deyimiyle halk çocuğu, esnaf, işçi, emekçi çocuğu.

Gaziantep Büyükşehir Başkanı Fatma Şahin’in, ‘Üniversitede okurken, babamın kıt kanaat gönderdiği harçlıklardan biriktirir, Bayram için geldiğimde babama verirdim.” dediğini unutmam.

Kütüklerinde ‘halkçılık’ yazanlar mı, yoksa vicdanlarında halkçılık yazanlar mı’ halkçı, görün bir.

Genç arkadaşlarımın genç beyinlerine sunarım.

ŞEYH OLDUĞUMA…
Şeyh Hasan’ın oğlu olarak bir keramet daha gösterdim.
Beni sosyal medyadan takip edenler hatırlayacaktır, CHP yöneticisi avukat abimiz Selahattin Sarıoğlu’nu üç-dört yıl kadar önce AK Parti’ye davet etmiş ve, “Abi senin yerin CHP değil. Gel seni AK Parti’ye transfer edelim.” demiştim.
Çünkü Sarıoğlu vatansever, mülayim, değerlerimize bağlı, inançlara saygılı, bu toprakların çocuğu… CHP ise bu coğrafyanın partisi değil… Doku uyuşmazlığı var. Fazla dayanamaz orda dedim.
Dediğim de çıktı, Sarıoğlu abimiz AK Parti’ye geçti. Böylece bir keramet daha göstermiş oldum.
Şimdi benim Şeyh olduğuma inandınız mı? (Teşekkürler Alişan Hayırlı)

EMEKLİ OLUR OLMAZ…
Bir avukat arkadaşımı, hanımıyla yolda yürürken gördüm.
Hal, hatır ettik. Hanımı ağlamaklı,
-Sen benim Selahattin Abim değilsin artık… demez mi birden!

Bayram günü mezarlıkta bir CHP’li arkadaşı gördüm.
Bayramlaştık, konuştuk.
-Ak Parti’ye geçtiğimi duydun mu? dedim.
-Duydum… çok üzüldüm, çok üzüldüm dedi.

Babası, CHP’de önemli bir göreve aday olmuş bir hanım meslektaşımın ofisine gitmiştim.
Biz, Ak Parti’ye geçişimi konuşurken, zil çaldı. Gelen annesiydi.
Konuya devam ettik.
-Sen kimseye aldırış etme. Çok iyi ettin vallahi. Emekli olur olmaz ben de gidip Ak Partiye üye olacağım demez mi!..