Malatya’nın tarihi ve kültürü hakkında bilgi veren Gazeteci-Yazar Asım Demirkök, hayatıyla ilgili önemli açıklamalarda bulundu. Çerçeveye Sığmayanlar-1 isimli kitabında ölüm tarihini 11 Eylül 2024 olarak veren ancak hala yaşamaya devam eden Asım Demirkök, şimdi 86 yaşında ve şu sıralar gazeteci-yazarlık dışında İnönü Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 4. Sınıf öğrencisi.
Malatya Sonmanşet gazetesi olarak şehrin önde gelen isimleri ile hazırladığımız röportaj sayfamızın bu haftaki konuğu Gazeteci-Yazar Asım Demirkök. Yaşayan bir tarih olan ve hiçbir zaman sona ermeyen öğrenme azmi ile Malatya’nın önemli bir şahsiyeti olan Asım Demirkök ile gerçekleştirdiğimiz röportajı beğenilerinize sunuyoruz.
Ailenin, çevrenin ve eğitimin sana sunduğu çerçeveyi aşmalısın. "ÇERÇEVEYE SIĞMAMALISIN". Çerçeveye sığmamak senin en doğal hakkın. Aileni, çevreni ve eğitimini her gün yeniden yeniden sorgula. Merak et ve merakının peşine düş. Peşine düştüğün bu yol, seni aydınlatan bilgiye dayalı aklın ise; yolun açık ve aydınlık olur.
Allah; herkesin yeryüzünde izlemesi gereken yolu çizmiştir. Önemli olan senin için çizilen bu yolu anlaman, araman, öğrenmen ve okumandır. Öyleyse anla, ara, öğren ve oku. Anlamanın, aramanın, öğrenmenin ve okumanın sonu yoktur. İnsan olmanın bu yoldan geçtiğini hiçbir zaman unutmadım.
Asım ağabey öncelikle okuyucularımıza kendinizi tanıtır mısınız?
“İbrahim’den olma Zeynep’ten doğma, Asım Demirkök. Doğum 24 Haziran 1938, Ölüm 11 Eylül 2024. Rahmetli anam şöyle söylerdi; kazanlarda dut suyunun şirelendiği, şirelenen bu suyun birçok hünerinin, damlarda hılalar üzerinde bastığa ve kesmeceye, bakır sinilerde ve tabaklarda pekmeze dönüştüğü haziran ayının kavurucu sıcaklarında doğurduğunu söylerdi. Hükümetin resmi kütüğüne ise 24 Haziran 1938 Çarşamba günü Malatya Merkez İsmetiye Mahallesi 17 nolu evde doğduğum kayıt altına alınmış. Kimden nerede, ne zaman hangi dilden hangi inançtan olduğum sorulmayacağı gibi ben de karar vermedim. Ali Çilesiz'in 1908 doğumlu kızı Zeynep ile Mehmet oğlu 1894 doğumlu İbrahim Demirkök'ün 1920 yılının başlangıcında izdivaçlarına karar verilmesi sonucunda doğmuşum. Doğumuma ben karar vermedim.”

“SIR BU YAZILARIN İÇİNDE”
-Kitabınıza ölüm tarihinizi eklediniz ancak hala yaşıyorsunuz bununla ilgili neler söylemek istersiniz?
“Yıllar öncesinde sanırım bu tarih, 1980'li yılların ortaları olacak. O günlerde PTT Genel müdürlüğünce 2000'e mektuplar evinize teslim edilecek diye bir kampanya başlatmıştı. Hatta o yıllarda bir yazı yazıp mektubu PTT'ye teslim etmiştim. Sonra bu mektubu, 2000 yılına kadar saklayarak, 2000'li yıllarının ortasında postacı eve getirerek teslim etti. Sonra bu mektubumu ve yazdıklarımı bir köşe yazısı ile yayınlamıştım. Yine 1980'li yılların ortalarında, 1947 yıllarında Teze Cami önünde çektirdiğim bir resim ve yanların da yazılar ve altında da doğum ve ölüm tarihini belirttiğim bir yazıyı, çerçevenin içine yerleştirerek duvara asmıştım. Gelen duvarda asılı olan bu çerçeveyi ve ölüm tarihini görenler soruyordu. Ölüm tarihini nereden biliyorsun diye. Bende bakın yukarıda resmimin kenarında yazılar var. Sır bu yazıların içinde. Bakarak değil, anlayarak okursanız o sırıma vakıf olursunuz derdim. Burada bir şey dahi ekleyeyim. Madem konu ölümümden açıldı. 11 Eylül 2024 Perşembe günü Malatya'da öleyim diyorum. Dostum Kemal Deniz’e vasiyet ettim, ölümümün ertesi günü saat 17.00 sularında o zamanki mezarlığın en tepesine, Malatya'nın tümünü seyredebileceğim bir yere, sağıma döndüğümde Beydağlarını, soluma döndüğümde Fırat'ın azgın sularını göreyim diye vasiyet ettim. Çocukluğuma gelince çocukluğumun bir ayağı İsmetiye Mahallesi’ndeki küçük istasyonun tren rayları arasında. Bir ayağı ise Çilesiz Mahallesi dedemin meyve bahçelerinde ağaçların tepesinde dolaşmakla geçti. 1940'lı yılların başında şimdiki Defterdarlık ve Adalet Sarayı'nın güney yüzünde yapılan alt geçidin olduğu yer tümüyle küçük İstasyon adıyla anılan, İstasyon Garından merkeze uzanan demiryolunun son durak yeriydi ve geniş bir alana sahipti. O yılların bayramlarında çocukların dolaplara binip, (lunapark) salıncaklarında sallandığı, ellerinde sırıkla ipte yürüyen cambazların yürekleri ağızlara getirdiği, seyirliklerin izlendikleri bir nevi fuar alanının kurulduğu seyirlik yerlerimizdi.”
O dönemde hafızandan silinmemiş anıların var mı?
“İsmetiye Mahallesi’nde Şerbetçi Sokağı çocukluğumun belleğinde yer alan iki çarpıcı olayından biri; 1940'lı yıllarda Malatya'da tek olan simit fırınının mahallemizde, hemen evimizin yanı başında oluşuydu. Sabah ezanıyla birlikte simit fırınının önüne simit satan çocuklar kuyruğa girer, ellerinde tuttukları tepsi üzerine dizdikleri simitleri mahallelere dağılarak alacakaranlıkta, ‘Simit var simit, taze gevrek simit’ diye çocuk sesleriyle, yatağında uyuyan çocukları bağırarak, uykudan uyandırmaya ve anne babalarına simit aldırmaya yönelik haykırışları hala kulaklarımda çınlamaktadır. Hafızalarımda yerini alan ikinci hadise ise; evimizin karşısında hizmetçisi ile birlikte yaşayan 40 yaşlarında zengin bir dul kadının sabaha karşı evinde hizmetçisi ile birlikte boğulmuş olarak bulunması sonucu, mahallemizin güvenlik güçleriyle sarılması. Hizmetçi sonradan boğulmadan kurtulup, bu işi yakınlarının yaptığını, hanımın evleneceği üzerine çıkan söylentilerden kaynaklandığını ifadesinde belirttiği söylenirdi. Hatta boğulan kadının bir teneke altının olduğu komşularca o günlerde, günlerin dedikodusuna eklenmişti.

“ANAHTARI BÜYÜK VE DEMİRDİ”
Asım Ağabey yaşadığın evi anlatabilir misin bize nasıl bir evde yaşardın?
“Önce o evin yerini konumunu bir anlatalım ki anlatılanlar hafıza da kalabilsin. Malatya'da Kız meslek Enstitüsü dediğimiz bir yer olan Kız Meslek Lisesi'nin arka sokağında İsmetiye Sokağı vardı. Diğer adı ise Şerbetçi Sokağı idi. İşte bu sokağın orta yerinde bulunan 17 numaralı evde doğdum. Eskiden bu sokağa Şerbetçioğlu Köşesi de denirdi. Bizim evin de 150 metre aşağısına gittiğiniz zaman demiryolu vardı. O yıllarda Malatya'nın tam da merkez mahallesi olan bu yerde kanalizasyon yoktu. Evimizin karşısındaki Aksoğan Çıkmazı'nın başında şehir şebekesine bağlı tulumba vardı. Evlerinde kuyusu ve içme suyu olmayanlar buradan alırlardı. Daha sonraları içme suyu şebekeleri evlere verildi. Bizim evin girişinde bulunan avlumuzda 2 metreden ipli kova ile çekilip çıkarılan su kuyumuz vardı. O su temizdi ve içerdik. Evimiz iki katlıydı. Kapı tahtadan iki kanatlı, ikisini açtığında hayvan ve eşya girebilecek kapıydı. Anahtarı büyük ve demirdi. Avluya girerken hemen iki tane kayısı ağacımız vardı. Bir de bu avlu genişçe tandır örtmesi dediğimiz üzerinde dam olan gömülü tandırımız vardı. Komşuların ve bizim ekmeğimiz yapılırdı bu tandır da. Ekmek imece usulü yapılırdı. Tandır damı üzerinde ufak ve ince sivik dediğimiz bir duvardan karşı komşuya geçilecek yer vardı. Oradan geçince 15 eve giderdik.”

Eskiden kadınlar ekmek yaparken mani söylerler miydi?
“Hem de nasıl. Hem de hep beraber. Sabahın 03.00'ünden akşamın 5’ne, 6’sına kadar bu yorgunluk nasıl atlatılır. Tandırdan sonra tandırın ateşi ile çamaşırlar yıkanırdı. Evimizin sokak kapısının girişinin sola tarafında bizim eyvan dediğimiz yer vardı. Eyvanın yanında 3 od biri yatma oturma odası, ortada yemek pişerdi. Bunlar hep iç içeydi. Banyo yapılan yerin üzerinde oturma yeri olarak kullanılan ve adına makat denilen tahtadan, duvardan duvara uzanan 50-60 santim yüksekliğinde bir yer vardı. Banyo yapıldığında makatın bir bölümü çekilir, orada banyo yapılır, sonra makat yeniden kapatılırdı. Hızına dediğimiz kiler tarzında bir yer vardı. Ekmek ve erzaklar orada saklanırdı.”

Malatya'da aile içi eğitim o dönemde nasıldı?
Çocuklarımdan birine annemin nüfus cüzdanını verdim. Annem 1986 yılında vefat edince öldüğü gece ben nüfus cüzdanının arkasına bir şeyler yazdım. Dedim ki; ‘Sevgili oğlum Özgür ve İbrahim anamdan bana miras 3 şey kaldı. Bir bu cüzdan, bir mühürü, bir de kendisine uğur getirdiğine inandığı cüzdan kaldı. Ama bana söylediği en önemli mirası size bırakıyorum. ‘Doğru ol, doğru direk yıkılmaz, yalan söyleme, oku. Ar damarın yırtılmasın, sıkıntılı günlerde öfkelenme sabırlı ol, gün doğmadan neler neler doğar’ derdi. Annem çok güzel ve çok genç yaşta dul kalmış bir kadındı. Kendisini koruma şemsiyesine almak İçin çarşaf, eldiven giydiğini biliyorum. Bir kişiliğin oluşmasında ananı ve analarımızın ve kadınlarımızın çok önemli bir yeri olduğunu buradan seslenmek ve dillendirmek istiyorum. Annemin okuma yazması yok. Evimizde bir tek kitap olarak Kur'an-ı Kerim vardı, onu okurdu. Ancak yıllardan süzülerek gelen davranış ve sözlü kültürünü taşıyan hitaplan vardı. Giderek bu aile kültürünü yok ediyoruz. Bu konu beni olabildiğince üzüyor ve rahatsız ediyor. Böylece ailede çocuğa örnek olacak ebeveyn ortamı yok oluyor. Anamın bana kişilik kazandırmakta çok büyük hakkı ve emeği var. Bu da anamın almış olduğu ve bana aktardığı kültürden geliyor. O zaman ki toplumun özellikleriydi bunlar. Baba erkek çocuğuna, anne de kız çocuğuna aldığı kültürü kazandırıyordu. Şimdi de biz bunların yerlerini yerini ve içini tamamıyla boşalttık.

“YAŞAM ZATEN BÖYLE BİR SERÜVEN”
-Çocukluğunuz nasıl ve nerede geçti?
“Çocukluğum İsmetiye Mahallesi’nden Çilesiz Mahallesi’ne aynı gün, bazen de günaşırı evimize, dönmekle geçerdi. Bu zorlu 4 kilometrelik yolculuğumuzda annemin eline yapışır, Antepli sokağından, Malatya Lisesi'nin arkasından dolaşarak Hasanbey Caddesi’ne, Adafı, Samanlı Mahallesi’nden geçerek Çilesiz'e dedemin evine varırdık. 1940'lı yılların başında Çilesiz'e Aşağı Banazı, Konak Belediyesi’ne gerçi şimdi Malatya'nın Mahallesi oldu. Oraya da Yukarı Banazı denirdi. Aşağı Bağlar, Kuyuönü, Tecde, Barguzu, Kilayık ve buraların tümüne ‘Bağ Köyü’ denirdi. Bu bağ köylüler, Malatya merkezine Asbuzu derlerdi. Tecde'den veya Çilesiz'den Asbuzu'ya hamama gideceğiz dediklerinde ya Tahtalıminare'nin yanındaki şimdiki yıkık bıraktığımız hamam ya da Teze Caminin karşısındaki Belediye Hamam akla gelirdi. Bu bağ köy dediğimiz yerlerin çok ayrı bir özelliği vardı ki, Malatya'nın bütün en güzel sebze ve meyvelerini buralar sağlardı. Bamya, fasulyenin çeşitleri, dut, armut, elma, şeftali ve eriğin her çeşidi buralarda yetişirdi. Bu nedenle Malatya'nın her türlü yaprağından oluşan onlarca yemek türü buraların yaprağından oluşur ve yapılırdı. 1950'li yılların başında; Çilesiz'den yıkılan Eski Belediye binamızın arkasında şimdi ki emeklilerin oturduğu park, o yıllarda burası sebze ve meyvelerin satıldığı bir nevi sebze haliydi. Omzumda sepetle veya hayvanla taşıdığım erik, elma ve armut getirip sattığım çok olmuştur. Çocukluğum sevinçle hüznün, acıyla kahkahanın birbirine dolandığı, bazen kördüğüm olduğu ve omzunda yıllarca taşıdığım olaylara da şahitlik etti. Biliyorum bunları okuyup kafasında canlandıranlara ben de bunları yaşadım der. Yaşam zaten böyle bir serüven. Acıyla hüznün, sevinçle kederin, inişle yokuşun bir arada, koyun koyuna, kucak kucağa, sarmaş dolaş olduğu bir zaman dilimi değil mi?”

-Okul hayatınızdan söz eder misiniz?
“İlk tramvayla, ilk acıyla tanışmam 1945'li yılların sonuna denk geldi. Bir yaşam boyu peşimi bırakmadı. Babam uzun bir hastalık sonucu ölmüştü. Oysa Eylül'ün başında Teze Cami'nin karşısında şimdiki Belediye iş hanının yerinde bulunan Fırat ilkokuluna ilk yerli malı siyah önlüğümü giyerek sevinçle başlamıştım. Yine o yıllarda birinci katını kiraya verdiğimiz iki katlı bir evimiz yemenici pazarında işleyen bir dükkânımız vardı. Birçoğumuz belki bilmeyebiliriz buraya neden yemenici pazarı dendiğini, Malatyalıların o yıllarda çoğunluğunun giydiği ayakkabı türü yemeniydi. Yemeni ayakkabısının elbette kendisine has özellikleri ve çeşitleri vardı. Kulaklı, arkasına basılan kulaksız tabanına demir kabara çakılan, kenarı tahta çivili ve yine kenarı biz ile delinip, balmumuna bastırılmış ip ile çevrilen, çevrili, mest olarak tabir edilen yemeni çeşitleri vardı. Buradaki ustalar hünerlerini bu yemenilerde göstererek üretirlerdi. Fırat ilkokuluna başladığım ilk günlerde sınıfımızda çocuk esirgeme kurumundan gelen kimsesiz ve yoksul arkadaşlarımızla tanışma fırsatımız oldu. Bu çocuklara okulca ekonomik durumu iyi olanlar öğle yemeği verirlerdi. Bizde bu yemek verme ortaklığına katılmıştık. Aralık ayı başında babam rahmetli olmuş ve ben öğretmenime sıkıla sıkıla artıkyemek veremeyeceğimi utanarak söylemiştim. Çünkü babam ölmüş aile içerisinde miras kavgası başlamıştı.”

“MALATYA KÖY HİZMETLERİ İL MÜDÜRLÜĞÜNDEN EMEKLİ OLDUM”
-İş hayatınız nasıl başladı?
1956 yılında Doğanşehir merkezde, 1960'lı yıllarında ise Doğanşehir Polat deresi ve Cezverobası köylerinde öğretmen vekilliği yaptım. Liseyi bitirdiğim 1961 yıllarında bir yandan Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesi coğrafya bölümünde okurken 1962 yılında Toprak İskân müdürlüğünün Toprak İskân Kursundan Harita teknik memuru olarak mezun olup, Elazığ'da göreve başladım. 1963 yılında Tunceli'nin köylerinin büyük bir bölümünde harita teknisyeni olarak köy envanter etütlerinde bulundum. 1965-1967 yılları arasında askerliğimi yaptım. 1967 yılında Niğde-Aksaray ilçesinde toprak komisyonunda topraksız çiftçiye toprak dağıtım ve kiralama işinde 1969 yılına kadar çalıştım.1969 yılında ekip şefi olarak Urfa'da topraksız çiftçiye toprak dağıtım ve kiralama İşlerini yürütmek üzere görevlendirildim. O yıllarda tüm Türkiye'de çalışan meslektaşlarımı kurduğumuz toprak komisyonları derneği çatısı altında toplamaya çalıştım. Sahipliğini yaptığım ‘Organ’ isimli bir dergi çıkararak toprak reformunu tüm yönleriyle savundum ve bu konuda yazılar yazdım. Yazdığım yazılar nedeniyle hakkımda davalar açıldı. Teknik elemanlık görevim elimden alınarak, Van İskân Müdürlüğüne sürgüne gönderildim. Oysa mesleğimi başarılı bir şekilde yürüttüğüm nedeniyle, 1974 yılında İstanbul Tuzla'da bulunan Toprak İskån Kursuna (yani mezun olduğum yere) Topoğrafya Tatbikatı Öğretmeni olarak atanmam yapılmış ve mesleğimde öğretmenlik görevimi yapmıştım. Van’da iki yıl çalıştıktan sonra Malatya 5. İşletme Baş Müdürlüğünde 1977-1978 yılı arasında yol servisinde Topoğraf olarak bir yıl çalıştım. 1978 yılında eylül ayında Hatay Toprak iskân Müdürlüğüne Toprak komisyonu başkanı olarak atamam yapıldı ve Hatay Toprak İskân Müdürlüğünde Toprak Komisyonu Başkanı olarak görevimi sürdürdüm. 1979 yılında Malatya’ya toprak komisyonu başkanı olarak tayin oldum. 1988 yılında Malatya Köy Hizmetleri İl Müdürlüğünden emekli oldum.
-Bize biraz da gazeteciliğinizden söz edebilir misiniz?
“1960'lı yılların başında Tunceli Sesi Gazetesinde köşe yazıları yazdım. Daha sonraları zaman zaman ulusal yayın yapan gazetelere yayınlanmak üzere yazılar gönderdim. Yine 1975 yılında Urfa'da ‘Organ’ isimli dergi çıkararak, hem de derginin sahipliğini yapıp köşe yazıları yazdım. 1988 yılında Malatya'da emekli olduktan sonra Hamle, Olay, Yorum, Güneş, Gerçek, Malatya Hâkimiyet gazetesinde de yazılar yazdım. 2013 yılında Malatya’da gazetelerin birleşmesi ile Malatya Söz gazetesinde köşe yazısı yazmaya devam ettim. 2024 yılında gazetelerin yeniden birleşmesi sonucu halen Malatya Sonmanşet gazetesinde köşe yazısı yazmaya devam ediyorum. Yazdığım bu yazıları ‘Çerçeveye Sığmayanlar’ isimli kitabımda topladım ve 2007 yılında yayımladım. 1996 yılından bu yana da Güneş TV'de program yapımcısı ve yorumcusu olarak hemşerilerime çeşitli konulardaki görüşlerimi ve görüşleri iletmeye çalıştım. Ayrıca Kemal Deniz, Memet Duran Özkan ve Vahap Güner ile birlikte ‘Medya Malatya’ adıyla 5 sene televizyon programları yaptık. Yine Kemal Deniz ile birlikte Ufuk TV’de televizyon programları gerçekleştirdik. Evliyim. İki oğlum ve bu oğullarımdan iki torunum var. Yaşamı ve toplumsal mücadeleyi seviyorum. Toplumun ve insanlığın insanlık serüvenine ortak olmaya çalıştım. Hep insanların acılarının, üzüntülerinin, sevinçlerinin yanında olmaya çalıştım. Toplumda en önemli uğraşın da insanın demokrasiyle kucaklaşması yönünde yürüyen yolun ve uğraşın olduğunu düşündüm. Demokrasinin bir yerde bitmeyeceğini, onun bir süreç olduğunu, bu uğurda mücadele edeceklerin de mücadelelerinin bitmeyeceğine ve hayatlarına anlam katacaklarına inanıyorum.”

“ORTAK AKLI HAYATA GEÇİRMELİYİZ”
Malatya’m. Havasını soluduğumuz, kana kana suyunu içtiğimiz, toprağına birlikte basıp kaldırımlarında omuz omuza yürüdüğümüz, güzelim Malatya. Kim ister, sokaklarında adım başı avuç açan elleri görmeyi? Kim ister, günün her saatinde caddelerinde işsiz insanlarla bir arada olmayı? Kim ister, kahveleri tıklım tıklım dolu genç insanlarla aynı kentte bulunmayı? Kim ister, yazın tozundan, kışın çamurundan geçilmez bir kentte dolaşmayı? Kim ister, kışlarında dumanı solunan bir şehirde yaşamayı ve kim ister, birbirleriyle barışık olmayan insanlarla bir arada yaşamı sürdürmeyi?
Kim ister, bu sayılanları yarınlara taşımayı. Bizler, sizler, hepimiz bu sayılanları kentimizde ne görmek ne yaşamak ne de gördüklerimizi ve yaşadıklarımızı yarınlara bırakmak isteriz. Yapılan kazılar, kentimizin Milattan önce 3500 -4000 yılları arasında kurulduğunu gösteriyor. Kentimizde ne dün gibi bugün ne de yarınlar bugün gibi olacak. Dünler bugünleri, yarınlar bizi geleceğimize taşıyorsa, ellerimizi üst üste koymayı bilmeli ve ‘Ortak Aklı’ hayata geçirmeliyiz.
Ne senin benim gibi düşünmeni istemek benim hakkım, ne de benim senin gibi düşünmeni istemek senin hakkın. Kim istemez her mevsimini bahar gibi dolaşmak ve kardeş gibi bir arada buluşmak ve bunlardan daha iyisini birlikte yaşayacak çocuklarımıza ve çocuklarımızın çocuklarına bırakmak. Bu duygu ve düşüncelerle sayfalarımı hemşehrilerime ve okurlarıma açtım. İşte bu sayfaların ve satırların aralarında ve içinde olan benim.
6 Şubat depremleri 85 yıllık hayatımda yaşadığım bütün anılarımı, kentimle ilgili güzellikleri, kentimin kültür varlıklarını büyük deprem felaketi elimizden aldı. Deprem felaketinin yaşandığı 6 Şubat 2023 gününden Asrın Felaketinden sonra şehrimin yeniden geçtiğimiz günlerde eksik ve yıkılmış yanlarının düzeltilmesi ve yenileşmesi konusunda çok yazılar yazdım. Yazdığım köşe yazıları ve katıldığım televizyon programlarına deprem konusunu defalarca izledim. Çerçeveye Sığmayanlar kitabımın 2. Cildinin 18. Sayfasında Malatya’da 7 şiddetinde bir deprem 1890 yıllarında olmuş, büyük ölçüde can ve mal kaybına neden olmuş. Deprem uzmanları böylesi bir depremden sonra 100 ile 140 yıl arasında yeniden büyük bir depremin olacağını ifade ediyorlardı. Böylesine büyük bir deprem riski ile Malatya’nın 2010-2030 yılları arasında karşı karşıya kalacağını söylemek kahin olmayı gerektirmiyor. Ne yazık ki deprem ile ilgili yapılacaklara ilişkin söylediklerimize kentin yöneticileri kulak vermeyerek depreme hazırlıksız yakalanmasına neden olmuşlardır. Kentimin plansız ve programsız yol almasına karşı birçok köşe yazısı yazdım ve bu yazılarda kentimin plansız ve programsız kentin yöneticileri tarafından yürütüldüğü yüreğimde derin sızılar bıraktı. Ayıptır, yazıktır, günahtır köşe yazım ile hem atanmış ve seçilmiş yöneticilere bu şekilde kentimizi götüremeyeceklerini ifade etmeye çalıştım.
