Ramazan’da Mevlana kalbi taşıyan şiirler ile siz okuyucularla buluşmaya devam etmek istedim…

“Seninle insanlığı öyle sevdim ki doğan her bebek benim oğlum benim kızım… Senin simanda çiçekleri öyle sevdim ki koparılan her dalda ben kanarım…

Seni öyle özledim ki gurbet çeken her gönülde ben ağlarım… Seni öyle diledim ki her kavuşma duasında ben “amin” derim…

Seni öyle yer ile gök arasına sığdıramadım ki Evliya Çelebi’nin ayak basmadığı yerlerde seni ararım ben…

Buradayım ama yaradılan ruhum senin gölgendir… Güneşin yüzünü parlattığı her sabah ve her gün batımında güneşin sende bıraktığı tebessüm izi gibi ben sende gölge olur toprağı öperim…

Ben seni öyle sevdim ki sevmek benle başladı. Daha önceki hiçbir sevdayı taklit etmeden görülmemiş bir sevda ile sevdim seni…

Seni öyle sevdim ki ben “hu” diye Hakk’a dönen Mevlana’nın eteklerinde rüzgarı yırtan şeytanı kaçıran aşkın sesiyim…

Seni öyle sevdim ki Hacı Bektaş-ı Veli’nin kapıdan içeri koymadığı aşk ateşiyim… Seni öyle sevdim ki yavrusu ceylan için uçurum uçurum gezen marallar gibi her çiçekte senin kokunu, duruşunu aradım; bulamadım…

Şimdi her gece Rabbimin bana yarattığı rüyalarda, cennet öncesi seninle kavuşur mistik bir yolculukta “sen” diye uyanırım…

Ben senin maddeleşen vücuduna kavuşamadım ama Hakk’ın yarattığı ve hak edene bağışlanan ruhun ve cennetlik halin benim…

Ben Yunus’um… Sana eğri sevda taşımadım…

Ben Hacı Bektaş’ım. Sana yalan demedim…

Ben Pir Sultan Abdal’ım. Seni “sevme dediler”, “başım alsanız severim” dedim. Bir başım bir ruhumla sana kurban edildim…

Ben Karacaoğlan’ım. Sazındaki telim, bana dokunan her aşığa teselliyim…

Ben mısır çöllerinde Yusuf gibi kuyularda yalnız sarayda iffetin gölgesiyim …

Ben sevdiği yaşarken hasta anasını bırakamayan, çöllerde deve otlatırken sevdiğinden ayrı tüketilen bir ömürde bastığı sıcak çöl toprağında içinin ateşi ile Allah diyen ve Peygamberi Muhammed Mustafa’ya âşık (sas) Üveys El-Karani gibi her kalp atışında “Allah” der seni dilerim…