Dün akşam, Esenlik’ten bazı şeyler aldım kasaya geldim.

Bir başka kişi, aldığı şeylerin son bir ikisini de poşete koyup çıkarken, sözünü tamamladı ve kasiyere asık, kırık, öfkeli bir yüzle,

-Hayırlı akşamlar diyerek ayrıldı.

Vatandaşın son sözleri içinde geçenlerden sadece “devrim” kelimesini anladım.

Eski ve yeni bir devrimci olarak ister istemez dikkatimi çekti.

Temiz yüzlü genç bir delikanlı olan kasiyere samimi bir dille sordum:

-Devrim dedi. Ne devrimi? dedim.

-Valla, 2023’te seçim var ya, ondan için, “devrim olacak” diyor.

Geçmişte de buna benzer, umut aşılayarak örgütü diri tutma söylemlerini duymuştum.

Bir zamanlar,

-Tayyip Erdoğan kanser, açıklamıyorlar diye alttan alta yayılıyordu.

Geçmişte, 2018 seçimi öncesiydi, bir taziye çadırındaydım. Vatandaşın biri,

-Göreceksiniz, 24 Haziran günü neler olacak? diyordu.

-Neler olacak? dedim.

-Görürsünüz dedi… Diyesin ki;

-Ya gardaşım, darbe yapacaktınız, Türkiye’yi Amerika’ya, PKK’ya teslim edecektiniz.

Üzerinden altı buçuk sene geçmiş… Hala hatanızı anlamadınız mı?

ABD’nin sizi, Türkiye’yi kafasına göre hizaya getirme planına alet ettiğini hala anlamadınız mı?

Sizin, evinizin salonunu, ‘şu şuraya, bu buraya konacak’ diye yerleştirdiğiniz gibi, ABD’nin de, Türkiye’de, “neyin, kimin nereye konacağına” karar vereceğini anlamadınız mı?

Bir yerinme, bir pişmanlık, bir aldatılmışlık duygusu, yargısı olmadan Devletle, Milletle barışmak mümkün mü?

Bu olmadan Devletimiz, Milletimiz sıcak kucağını size açabilir mi?

“Ben KHK’lıları iade edeceğim, Kavala’yı, Demirtaş’ı tahliye edeceğim diyenlere niye umut bağlayasınız?”

Bunun sonunun çıkmaz sokak olduğunu, hepimizin bunun, dedelerinin kanlarıyla sulanmış bu Vatan’a ihanet olduğunu, kendi sonumuzu hazırlamak olduğunu, düşmanın, şeytanın yolundan gitmek olduğunu bilmiyor musunuz, yoksa bilmek istemiyor musunuz?

Lütfen! Lütfen!

Esenlik kasiyeri delikanlıya samimi olarak,

-Allah, o “2023’te devrim olacak diyenlere” fırsat vermesin inşallah dedim.

-Abi ben desem neyse, o bu yaşta bunu söylüyor. Hastane kuyruklarını falan bilmesi lazım.

-Ben, CHP Battalgazi Başkanıydım, istifa ettim Ak Parti’ye üye oldum. Bu Büyük Millet bunlara bu Devleti teslim etmez inşallah deyip evin yolunu tuttum.

Genç, gerçeği söylüyor?

Hastane kuyruklarını, “yetmiş sente” muhtaç olunan yılları, İMF emirlerini, kaset kumpaslarını, köy yollarını, şehir yollarını… gençler kitaptan, internetten öğrendi ama belli bir yaşta olanlar yaşadı.

Nazım Hikmet gibi, “ Oh çok şükür, çok şükür/ Bu günleri de gördük. Ölsem gam yemem gayrı” diyorum…

Bunlar, bu Devletin başına geçerse, yapılan onca iş, çekilen onca emek boşa gider.

Her şey tersine döner. Her şey eskiye döner.

O projeler, o savunma sanayi atılımı, o petrol, doğalgaz aramaları hepsi tarumar olur.

Hele terörle mücadele…

Terörün Partisiyle kurulmuş koalisyonla yönetilen Türkiye, PKK’yla mücadele edebilir mi?

Suriye’nin, Irak’ın kuzeyinden gelen şehitlerimizin hatırasına, ailelerinin yüzüne nasıl bakabiliriz?

Onlar,

-Niye aklınızı kullanmadınız, niye olanı biteni anlamadınız, onca yapılan hizmeti görmediniz de gittiniz teröristlerle işbirliği yapanlara oy verdiniz, onları başa getirdiniz? Biz boşuna şehit olduk demek ki. Boşuna hayattan, anamızdan, babamızdan, eşimizden, nişanlımızdan, çocuğumuzdan koptuk demezler mi?

Cumhurbaşkanımızın, bakanlarımızın, Süleyman Soylu’nun, Fahrettin Altun’un, Fahrettin Koca’nın İbrahim Kalın’ın emeklerine yazık olmaz mı?

Aşık Hicrani’nin mısraları aklıma geldi:

Kime kin ettin de giydin alları

Yakın iken ırak ettin yolları

Mihnet ile yetirdiğim gülleri

Varıp gittin bir soysuza yoldurdun.

Aklıma bu kez, Sultan Abdülaziz geliyor…

Donanmamızı dünyanın üçüncü büyük donanması yapmıştır.

Dönemi, dış güçlerin Osmanlıyı çok sıkıştırdığı, Balkanlar’da yoğun isyanlarının yaşandığı dönemdir.

İsyanlara karşı başarılı olan devlet adamları dış baskılarla görevlerinden alınmış, isyancılar hapishanelerden salıverilmiş, karşı koyan vatandaşlarımız yine baskıyla idam ettirilmiştir.

Sultan Abdülaziz, dış güçler ve içerideki özgürlük ve demokrasi havarileri tarafından sıkıştırılarak Meşrutiyeti ilan etmeye zorlanmıştır.

Ancak bu talep kabul edilmemiştir.

Bunun üzerine, önce üç medresenin üç bin öğrencisine dersler boykot ettirilmiş, içlerine başka unsurlar karıştırılmış, eylem büyütülmüş ve Sultan Abdülaziz, istenilen gibi sadrazamı ve hükümeti değiştirmek zorunda bırakılarak, adeta kendisine askeri darbe yapacak kişileri en yakın çevresine getirmiştir.

Ve bu ekip, on bir gün sonra, askerlere saray kuşattırarak, 3o Mayıs 1876 sabahında Sultan Abdülaziz’i tahttan indirmiş, yerine Meşrutiyet’i ilan edeceğine söz veren yeğen V. Murat’ı getirmiş, Sultan Abdülaziz’i de, dört gün sonra bileklerini keserek öldürmüştür.

Bunları niye anlattım?

Tabii ki, günümüze ışık tutmak için.

Birincisi, “dış güçler” kavramı dile getirildiğinde, üstelik bunu eskiden en çok kullananlar alay etmeye başlıyor. Dış güçlermiş ha!!!

İkincisi, dışardan ve içeriden gelen ”KHK’lılara iade, Demirtaş’a, Kavala’ya özgürlük” lafları.

Üçüncüsü, tek adam, parlamenter sistem, adalet, özgürlük gibi dile dolanmış soyut kelimeler.

Dördüncüsü, duruşuyla, çalışması ve çalıştırmasıyla, Türkiye’nin yıldızını parlatan, bölgeyi ve dünyayı aydınlatan bir Cumhurbaşkanımız ve arkadaşlarının başımıza seçilmiş olmaları.

Her neyse…

Bunlar, neyi ağızlarına dolarsa dolasın, kimlerle işbirliği yaparsa yapsın, Büyük Milletimiz uyanıktır, görendir, ne yapacağını bilendir.