Küresel ısınmayla beraber yerkürenin hemen hemen tamamında yaşanan iklim değişikliği ve sık sık meydana gelen ve öngörülemeyen doğa olayları, önüne geçilemez yangınlar ve yıkıcı sel felaketleri gibi doğal afetler günümüzde tarım sektörünü ve paydaşlarını her zamankinden daha fazla etkiler hale gelmiştir. Değişen iklim koşulları ile birlikte tarımsal üretimde ve gıda arz güvenliğinin sağlanmasına yönelik mücadelede ülke geneline yönelik planların çok boyutlu olarak tasarlanması kaçınılmazdır.
Yapılan çalışmalar göstermektedir ki, son yıllarda hızla değişen iklimsel faktörler ve nüfusun artmasına bağlı olarak konut talebinin artması sonucu tarım sektöründe artan risk ve öngörülemezlik karşısında ortaya çıkan yeni yaklaşımlar, tarım maliyet ve girdilerinin artması sonucu, gıda sektöründeki dönüşüm ve tarım alanlarının küresel ısınma gerçeği karşısındaki durumun ele alınması öncelikler arasına girmeyi zorunlu hale getirmektedir.
Genel anlamı ile bitkisel ve hayvansal ürünlerin üretilmesi ve işlenerek pazarlanmasını konu alan tarım, ekonominin de seyrini etkileyen en önemli ve birincil sektördür. Bir toplumun ihtiyacı olan gıda temininin yeterliliğini ve düzenliliğini üstlenen ve ikamesi olmayan tek sektör olması bakımından tüm ülkelerin ekonomilerinde çok büyük öneme sahiptir.
Tarım sektörünün yarattığı milli gelir ve istihdam olanakları ve ülkenin dışa olan bağımlılığını azaltması açısından da stratejik bir öneme sahiptir. Bunun yanı sıra tarım sektörü, diğer tüm sektörlerle de yakından ilişkilidir; sanayi sektörüne hammadde sağlamakta ve pek çok sektör açısından pazar oluşturmaktadır.
Dünya genelinde tarım ürünlerinin arz talep dengesi azalan bir grafiği karşımıza çıkarmaktadır. Gıda ve beslenmenin muadili yoktur. Yan üretimi yoktur. Bu sebeplerden devlet politikası verimli tarım alanlarını muhafaza etmek üzere olmalıdır, mülkiyeti kime ve hangi kuruma ait olursa olsun.
Gelişen sanayinin de ham maddesinin tarıma bağlı olduğunu düşünecek olursak üretim yapılan alanları yok etmek tabiri caiz ise katliamdır. Doğal afetlerde, açlık ve kıtlık zamanlarında insanlar makinalara değil tarım ürünlerine koşmaktadırlar.
Son zamanlarda küresel çapta yaşanan sıcaklık dalgaları, aşırı kuraklıklar, durdurulamayan orman yangınları, seller, kasırgalar gibi aşırı hava olaylarının meydana gelme sıklığı ve yoğunluğu artmakta, ortaya çıkan bu hava olaylarının insanlar ve tüm canlılar üzerinde bıraktığı etki de artmaktadır. Isınmaya bağlı olarak iklimler geçişken olduğundan tarım ürünleri değişken olmaktadır.
Lüks yaşam arzuları ve inşaat maliyetlerini azaltma adına verimli düz tarım alanlarına bir kayış göze çarpmaktadır. Bu durum hem özel sektörün hem de kamunun işine gelmektedir. Lakin asıl sıkıntısını ileri ki dönemlerde sosyal devlet politikaları çekecektir. Tarım ürünlerine erişim imkânsız hale gelecektir. Buna bağlı olarak hayat pahalılığı diz boyu olacaktır.
Tarım sektörü en başta doğal şartlara, iklim koşullarına ve coğrafyaya bağlı bir sektör olmakla birlikte; ekonomik, teknolojik ve hatta sosyal faktörlerden de önemli ölçüde etkilenmektedir. Ancak yeryüzünde tarımsal üretimin maruz kaldığı değişen iklim koşulları, artan risk ve öngörülemez doğa olayları gibi faktörler ürün miktarını ve çeşitliliğini de direk etkilemektedir.
Bu risklerin yanında Ülker topraklarını biraz daha fazla kazanmak uğruna betonlaştıran sektörler ve bu sıcak paraya tenezzül eden mülk sahipleri gelecekte ne kadar büyük bir yanlışın içinde olduklarını anlayabilecekler ama tren kaçmış olacaktır. Asıl mesele devlet betonlaşma politikasından hemen vazgeçmelidir.
Asrın Felaketi olarak bilinen 6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinden sonra devlet hızlı bir şekilde mağduriyetleri gidermek adına konut yapımına başladı. Bir kısmını teslim etti. Bu hızlı girişi yaparken haklı olarak insanları mağdur etmemek istedi. Yapılması gerekeni yaptı. Alkışlanacak bir durum.
Devlet bu hızlı çalışmaları yaparken bazı yerlerde gerçekten ikiz mağduriyetler yaşatıyor. Hala konteyner Kentlerde yaşamlarını idame eden vatandaşlar haklı olarak bir an önce kalıcı konutlarına ulaşmak istiyor. Bu arzuyu gerçekleştirmek için idarelerin istihdamı bloke edecek adımları atması çifte mağduriyettir.
Biri kalıcı konuta ulaşmak istiyor, bir diğeri ekmek teknesi elinden alınsın istemiyor. Her ikisi de haklı bence!
Devletin asli görevlerinden bir tanesi de istihdam üretmektir. Kendi istihdamını devlete ait verimli tarım arazilerinden üreten vatandaşta mağdur edilmemeli!
Kalıcı konutların en hızlı ve doğru kararla yapılması politikası elzemdir. Nasıl oluyor da kırsalda aynı muhtarlığın sınırları içinde tarım yapılmayan o kadar fazla alan varken ille de tarım yapılan alana tenezzül ediliyor, anlamak mümkün değil!
Bir muhtarlığın sınırları içinde olan tüm alanlar o muhtarlığın mülküdür. Uzağı yakını olmaz.
Mahkemede kadıya mülk değildir. Kamuya ait hiçbir alan devlet dışında kimsenin tekelinde de değildir. Lakin daralan tarım arazilerini koruma politikası devletin tüm organlarına sirayet etmeli!
Organik tarım yapılan alanlar 2018 yılında 6.268.850 dekar iken yanlış politikalar yüzünden 2022 yılında 3.105.840 dekar alana düşmüştür.
Gerek Küresel Isınmaya ve gerekse çarpık yapılaşmaya bağlı olarak daralan tarım alanları belki çoğaltılamaz ama lütfen mevcut alan korunsun arzusundayız.
Gelişen ülkeler tarım arazilerini koruma altına alırken ülkemizde betonlaşamaya meyledilmesi iyi bir politika değildir.
Birilerinin heva ve heveslerine kurban edilecek alan olmamalı!
Hiçbir vatandaş mağdur edilmeden kesin ve acil çözümler üretilmelidir. Hem depremzede ve hem de çiftçi mağdur edilmeden sorunlar çözülmelidir!
Tüm yetkililere çağrı olsun!