Geçen gün Dilek’te,bahçedeki evimizden köy içine indim.

KÖYDEN KENTTEN DİLEK’TEN

Geçen gün Dilek’te,bahçedeki evimizden köy içine indim.

Köy demem ağız alışkanlığı işte!

Bir gün, belediye başkanı Malatya’daki evimize gelmişti.

Hep köy diye anıyordukırk elli yıllıkkasabayı.“Başkanım siz demeyin, köy mü kaldı.” dedim.

Birkaç sene önce, hesabımdan para çektikten sonra işlemi yapan bankacı, “İki milyon liranız kaldı.” deyince, güldüm,

-İki milyon mu? Ooo… dedim. O da güldü,

-Ne yapalım,iki lira desek vatandaş anlamıyordedi.

Buna benzer bir şey daha söyleyeyim.

Bu da hastaneden…

Göz ölçümü için cihazın karşısına oturdum. Görevli, “Çarpıya bakın. Gözünüzü ayırmayın”diye tembihledi.

Ölçüm bitti, gülerek,

-Çarpı değildi, artıydı o işaret deyince, görevli kadın canından bezmiş,

-İnsanlar artıdan anlamıyor ne yapalım.” dedi.

İzninizle bir tane daha söyleyeyim.

Rize İmam hatip Lisesinde Sosyal Bilgiler öğretmeniyken Öğretmenler Kurulu Toplantısındayız.

Darbeler ülkesi Türkiye’mizin 12 Eylül’ü sıralarındayız.

Biyoloji Hocası, dindar bir arkadaş konuşuyor.

Ki, bu arkadaşın ders verdiği sınıfa ardından ben girdim.

Ders defterine işlenen konuyu yazarken, üstte bu arkadaşın yazdığı konu gözüme ilişti.

-Darwin Teorisi çürütüldü diye yazmıştı.

Evet bu arkadaş öğretmenler kurulunda konuşurken bir yerde,

-Atatürk’ün dediği gibi sağlam kafa sağlam vücutta bulunur dedi.

Ben bir şeyi düzeltmek için,

-Hocam, o söz Atatürk’ün değil, Sokrates’in dedim…

Bu düzeltme arkadaşımın hoşuna gitmedi,

-Benim anam, benim babam Sokrates’ten ne anlar dedi.

Kırk elli yıllık kasabasına köy diyen Belediye Başkanımız da, paradan altı sıfır atıldıktan sonraki yıllarda iki liraya iki milyon lira diyen banka memuresi de, göz ölçümü sırasında cihazdaki artı işaretine çarpı diyen sağlık teknisyeni de ve de Sokrates yerine Atatürk diyen biyoloji öğretmeni arkadaşım da haklılar.

Çekirdekten köylü olan başkanımızın o kelimeyi dilinden düşürüp, doğup büyüdüğü köyden için kasaba diyebilmesi öyle kolay mı?

İsviçre’de bir posta memurunun, yüz yıl önce adı değişen bir semte gönderilen mektuplar içinde, hala semtin eski adını yazanların olduğunu söylediğini okudum.

Banka ve hastane görevlileri için önemli olan doğru sözcüklerle konuşmak değil hizmet verdiği vatandaşlarla doğru iletişim kurmak, görevini doğru yapmak.

Gerçek anlamıyla vatandaşın anladığı dilden konuşmak.

Atatürk’ü andığını tutanaklara geçirtip, muhtemel bir soruşturmadan kurtulabilmek için Sokrates’i falan düşünmeyen öğretmenin de faşizmden korkması elbette ki normal.

Arkadaşımın durumunu, sonraki yıllarda böyle değerlendirdim ben.

Şunu da yeri gelmişken hemen söyleyeyim ki, herkesten kahramanlık beklenmez ve kahramanlık üzerine kurulu bir düzen yürümez.

***

Evet lafımızın başına, yani “köyümüze dönelim” biz…

Evet bu tümce güzel oldu ve de bana Ferdi Tayfur’un türküsünü hatırlattı,

Ne ümitle geldik koca şehire

Allah sonumuzu hayır getire

Alacaklı haciz koymuş bekire

Hadi gelin köyümüze geri dönelim

Fadime’nin düğününde halay çekelim

Evet Türkiye’mizin önündeki maliyeti çok yüksek ama getirisi hazine olan, istiklal olan çok Böyük Proje bu…

Aslan gibi çalıştırılan Büyük Devletimize çok güveniyorum, bunu da başaracak, köyü de, köylüyü de Büyük Milletimizi de şenlendirecek, neşelendirecektir.

Kolay mı 1989’larda başlatılan taşıma, köyü boşaltma projesini söküp atmak?

Köylerimizi Bayrakla donatmak…

Eski okulları onarmak, yıkılmışların yerine yenisini yapmak.

Araç, gereç, öğretmen…

Su, tohum, fidan, ilaç, gübre, motor, mazot, teknik destek, teşvik, sübvansiyon…

Cumhuriyetin eğitim seferberliği gibi.

Köy Enstitülerinin köyü kalkındırmak aşkı gibi bir destan bu…

***

Evet köye vardım, çay bahçesine girdim.

Köylülerim, eski topraklar orada.

İşletici Vedat geldi hemen.

Yeni bir masa düzenledi, altını elindeki hortumla suladı. Sandalye çekti.

Oturduk sohbet başladı.

Oradan, buradan, sağdan soldan, gelmişten geçmişten konuşmaya başladık.

Hacı Bayram abi konuşuyor.

-Benim İstasyon tarafındaki kayısı bahçeme bir yarıcı buldum. Enzekliydi. Yani Alevilerdi. Geldi bahçedeki dama yerleştiler. Mişmişlere bakacaklar. Çok da çalışkanlar. Güverti, sebze falan da dikmişler. Şanslarına kayısı da iyi tuttu. Baktılar ettiler. Ürünü kaldırdılar. Yarı yarıya paylaştık. Baktım her şey doğru. Mesela kuru kayısı ağırlığı, çekirdek ağırlığıyla uyumlu. İkinci sene oldu, yine mişmiş tuttu. Yine böyle işlerine bakıyorlar, doğru çalışıyorlar, şu kadar sattım, şu kadar tuttu, şu senin bu benim diyorlar. Hanıma dedim ki, ”Hanım, bunlar fazla durmazlar burada, giderler.” Giderler diye üzülüyorum. Üçüncü sene oldu yine kayısı iyi. Sonbaharda yanıma geldiler, “Biz gideceğiz. Paşaköşkü’nde ev aldık. Buradan kazandığımla aldım.” dedi. Gittiler.

Hacı Bayram abi devam ediyor,

-Doğru, dürüst çalıştıkları için o evi alabildiler. Çalsalardı alamazlardı diyor.

Ne kadar anlamlı.

Ne kadar güzel tespit…

Pahalılığı konuşuyoruz.

Hacı Bayram abi Ecevitçi.

-Ecevit gelsin, yine oy vereyim.” diyor ve devam ediyor,

-Ben geçmişte bir ton kuru kayısı sattım. Binaltmış lira aldım. Ev yaptıracaktım. Çimentocuya gittim. Bana bin torba çimento vereceksiniz. Ahan parası dedim verdim. Ben istediğim zaman getireceksiniz dedim. O zaman da bir kilo kayısı seksen liraydı, şimdi de, o zaman da bir torba çimento seksen liraydı şimdide. Ben soruyorum,

-Hacı Bayram abi kaç sene önceydi? diyorum.

-Otuz iki sene önce diyor, devam ediyor,

-İki bin yedi yüz lira emekli maaşım var. Üç bin yedi yüz olacak. Bize yeter. Emekli olup da, bir ev sahibi olamamış olana yetmez. Ev kirası var. Ama insanların zorluklara katlanıp, ayağını yorganına göre uzatıp bu yaşına kadar bir ev sahibi olması gerekirdi diyor.

-Devletimiz zorda olana koşuyor, yardım ediyor, maaşa bağlıyor. Pandemi vardı, Rusya savaşı çıktı bunların etkisini de unutmamak gerek. Bu pahalılık da geçecek. İnsan da, hükümet de hata yapar. Önemli olan, hatasını bilip düzeltmektir. Devletimiz bu bilinçte diyorum.