Geçen Perşembe, Doğanşehir Adliyesinde, duruşma salonunda oturmuş sıramı bekliyordum.

Adliye dediğim, bir tepenin başında, iki koridorun etrafına dizilmiş yirmi kadar konteynerden ibaret.

Etrafı çevrili. Güvenlikli. Otoparkı, lavaboları, denetimli giriş arama cihazı ve kibar polisleriyle bir olağanüstü dönem adliyesi.

Duruşma salonu dediğim de bir konteyner içi.

Konteyner içi ama ne ararsan var.

En başta hakimin arkasındaki duvarda Atatürk maskı ve ünlü “Adalet Mülkün Temelidir” ata sözü var.

Uzaktan Sesli ve Görüntülü Duruşma Sistemi var.

Hakimin kürsüsünde ve avukatların masasında, bilgisayar var, mikrofon var.

Ve klimayla konteyner salon sıcak.

Geçmişte, Bizans zamanında, Zübetra olan adına, Timur’un saldırıları sonrasında, Viranşehir denmeye başlanmış; sonraki bakımlarla da Doğanşehir olmuş.

Şimdi, depremin Viranşehir ettiği bu güzel ilçemizin Adliyesinin bu haline şükretmeyip de ne yapacağız…

Bir duruşma başladı.

Onu izliyorum.

Davacı tarafta, yani hakimin sağ yanında, yerleşik adet gereği davacı vekili avukat, onun karşısında da davalı olarak, iki büklüm olmuş bedeniyle, zayıf, yaşlı bir teyze oturuyor.

Duruşma bitti.

Teyze, masanın arkasından, koltukların arasından, iki büklüm, zor gücün çıkarken, hakim bey teyzenin yaşadığı zorluğa bakarak,

-Gelmek mecburiyetinde değilsin. Gelmeyebilirsin diye teyzeye seslendi.

Davacı duruşmaya mazeretsiz katılmasa dava düşer. Davalı için böyle bir sorun yok.

Teyze, zorunlu olarak yere bakar yürürken, başını döndürüp hakime,

-Keyfimden mi geleyim! diye bir Malatya kadını cevabı attı.

Hakim de, yazıcı da, bizler de çok güldük…

Bir avukat arkadaş telaşla içeri girdi.

Mübaşire bir şeyler söyledi.

Paltosunu çıkarırken bana dönüp,

-Başkanım, sıranı bana verir misin? Hastayım dedi.

Ben de, “Hay hay!” anlamında başımı salladım.

Eşim arabada bekliyordu.

Hele şükür internet vardı ve böyle durumlarda da işe yarıyordu.

Yani, beklemek eskisi gibi sıkıcı, bekletmek eskisi gibi üzücü gelmiyordu.

Saati 10:05 olan duruşmamı, 11:30’da aldım ve çıktım.

Öğlen yaklaşıyordu ve biz de acıkmaya başlamıştık.

Daha önce de yemek yediğimiz lokantaya gittik.

Malum, Dağanşehir’imiz, fasulyesiyle meşhur.

Yemek zamanı tam gelmemiş olduğu için lokanta boştu.

Görevliler yoğun mesai öncesi son hazırlıklarını yapıyorlardı.

Bir süre sonra, insanlar acıkmış yüzlerle gelmeye başladı zaten.

Ben geçen seferki gibi kuru fasulye istedim, hanım ezme denen, sebzeli kıymalı yemekten istedi.

Karnımızı doyurduk çıktık.

O kadar yemeğe, pilava, ayrana, salataya 150 lira verdik.

Doğanşehir’de yemek fiyatları tam depremzede fiyatlarıydı.

Malatya merkez gibi işgalci fiyatları değil.

Şunu hemen söyleyeyim, Malatya tarihinde hiç işgal yaşamamış.

‘Mert Malatya’, ‘Malatya Malatya bulunmaz eşin!’ denmesinin nedenlerinden biri bu olabilir.

İşgalci dediğim, depremi fırsata çevirmek için şehrimize koşan, ne olduğu belirsiz kişilerdi.

Malatyalılar depremle, canını, yerini yurdunu kaybetmiş; bir de bu sonradan gelmelerin mağduru olmuştu…

Malatya’da, bir duvarda, “Evimin yolunu bulamıyorum!” diye bir yazı okumuştum.

Çok doğruydu.

Doğanşehir’de bildiğin, oturup kalktığın yerlerin hiçbirini tanıyamıyorsun.

Yerinde yeller esiyor çünkü.

Ya depremde yıkılmış, ya da ağır hasarlı olduğu için Devletçe yıkılıp, kaldırılmış binalardan kalan boşluklar.

Çocukluğumuzda top oynadığımız, mahalle maçı yaptığımız sahalardan daha büyük boşluklar.

Geçmişin boşlukları bina olmamaktandı, şimdininki yıkılmaktan.

Doğanşehir’de, pardon Viranşehir’de gezerken görkemli, Çarşı Camiinin yıkıntıları önünde durduk.

Kubbeleri bütün bütün yere kapaklanmış, minareleri şerefelerinden kırılmıştı.

Bir vatandaşımıza,

-Depremde mi yıkıldı, sonra mı? dedim.

-Sonra. Ağır hasarlı deyip yıktılar dedi.

Malatya’da tarihi, Söğütlü Cami de öyle değil mi?

Dışardan bakınca herkesin sapasağlam dediği cami, taşıyıcı sistemindeki onulmaz kırıklar, kaymalar, patlamalar nedeniyle Devletçe yıkılıp kaldırıldı.

Bir şeyin içini bilmeden, iyidir-kötüdür, sağlamdır-çürüktür diye hüküm vermek doğru değil.

Biz avukatların, dosyanın içini görmeden, anlatılanlara bakıp, ‘şöyledir, böyledir’ diyemediği gibi.