Avcı Taburunda, dört aylık kısa süreli askerliğimizi yapmak üzere Malatya’dan Tokat’a gidiyorduk.

KENDİME HATIRA OKULA PUAN

Avcı Taburunda, dört aylık kısa süreli askerliğimizi yapmak üzere Malatya’dan Tokat’a gidiyorduk.

O zaman bir yedek subay yığılması olduğundan, er olarak dört ay askerlik yapma hakkı çıktı.

Otobüste, aynı yere askere giden beş altı kişi vardık.

Oturduğum koltuğun arkasından gelen bir konuşma sesi bana yabancı gelmedi.

Bu sesi bal gibi tanıyordum.

Dönüp baktım ki, ne göreyim…

On yıl önce ayrıldığım Erzurum İnşaat Teknisyen okulundan sınıf arkadaşımdı.

Bu kişi, benim de katıldığım okul güreş takımımızın kaptanı Halil İbrahim Oktay’dı.

Koltukların üstünden kucaklaştık, sarıldık.

Güreş takımı konusu da şuydu. Serbest stilde liseler arası güreş müsabakaları yapılmış, sıra grekoromene gelmişti.

Gençler bilmeyebilir, grekoromen,vücudun sadece belden yukarı kısmın tutulabileceği, ayakların kullanılamadığı bir daldı.

Halil İbrahim, okul dışında, Beden Terbiyesi Bölge Müdürlüğünde, kısaca Bölge’de, şimdiki adıyla Spor İl Müdürlüğü takımında güreş tutuyordu.

Bana dedi ki, “Gel, 48 kiloda güreşçimiz yok, sonuncu olsan bile okula iki puan kazandıracaksın.”

Ben sporun hepsini, masa tenisi, voleybol, basketbol, futbol hepsini yapıyordum, hepsinde de iyiydim, Doğuspor’da hocamız lisans da çıkarmıştı, ama güreşte hiçtim. Çocukluğumda arkadaşlarımızla çimenlerin, otların üzerinde güreş (güleş) tutardık.

Ayrıca, o devirde güreş ata sporumuzdu ve dünyada sayılı ülkelerdendik.

Türkiye, Avrupa, Dünya şampiyonalarının, Olimpiyatların çok sıkı takipçisiydik.

Yaşar Doğu’lardan, Hamit Kaplan’lardan, Gazanfer Bilge’lerden sonraki şampiyon güreşçilerimizin hepsini yaşıyla, kilosuyla, memleketiyle, derecesiyle bilirdik.

Ali Rıza Alan, Sefer Baygın, Mehmet Esenceli, Mahmut Atalay, Nihat Kabanlı ve de Ahmet Ayık bu adlar hemen aklıma gelenler. Seksen iki kilo Sivaslı güreşçimiz Ahmet Ayık bunların en ünlüsüydü, Birkaç dünya, birkaç olimpiyat şampiyonluğu vardı.

Malatya’mızdan da Kemal Dağdeviren ve Şevket Dağdeviren kardeşleri tanırdık. Türkiye şampiyonuydular Milli güreşçilerdi. Küçük kardeş Şevket’in sağ el iki parmağında eğrilik vardı. O parmaklarını taktı mı kurtulamazdı rakibi; yere atar, yüklenir tuş ederdi.

Güreşçilerin kulakları herkesinki gibi inişli çıkışlı, dalgalı değil, düz, etli olurdu. Yerlere yapışa yapışa, rakibin kolları arasında ezile ezile o şekli alırdı herhalde ve bir kişinin güreşçi olduğu kulaklarından anlaşılırdı hemen. Bizim geçmiş dönem TBB Başkanımız Elbistanlı rahmetli Özdemir Özok da güreş tutmuştu ve kulakları öyle düz et parçasıydı.

Halil İbrahim’in ricasını kabul edip dört kilo fazlamı vermek için diyete, Erzurum’un ünlü Kırkhamam’ında, terlemeye başladım. Su içmeyerek, ölçülü yemek yiyerek dört kilo verdim.Şampiyona günü geldi çattı. Öğleden sonra yapılan tartıda yarım kilo fazlam çıktı, salonda papak takıp, eşofmanlar giyerek koştum, merdivenleri inip çıktım, kış günü terledim, üç yüz elli gram fazlam kalmış onu da görmezden geldiler ve güreşlere çıkmaya hak kazandım.

Akşam, tıklım tıklım dolu spor salonuna ilk müsabaka benimdi. Serbestte şampiyon olan güreşçiyle eşleşmiştim.

Kıyafetimiz tam güreşçi kıyafetiydi. Mindere çağrıldık. Hakemimiz de 63.5 kilo Avrupa Şampiyonu Nihat Kabanlı’ydı.

Uzatmayayım, öğütlere uymaya, elimden geleni yapmaya çalıştım. Yaptığım iki müsabakada da yenildim. Ama okuluma iki puan ve kendime bir deneyim kazandırdım.,

Okul bittikten sonra Halil İbrahim Oktay’ı takip etmeye devam ettim.

Dürüst, çalışkan, azimli bir kişinin başarı hikayesini onda okudum.

Türkiye şampiyonu olup Milli Takımımıza yükseldi.

Daha sonra da Milli Takımda adını hatırlayamadığım ünlü Bulgar teknik direktör yanında antrenöroldu.

Otobüste gördüğümde de, güreşi bırakmış, o teknik direktörle Bursa’da ortak açtıkları spor mağazası işiyle ilgili Sivas’a gidiyordu.

O Sivas’ta indi, biz devam ettik.

Tokat’a vardığımızda sabahleyin, tabura teslim olmadan önce, bir lokantada çorba içerken, bir ortak yönümüzün daha olduğunu anladık.

Bu; baba adlarımızın üçüncü harfinin ‘s’ olmasıydı. Benim Mustafa, birimizin İhsan, diğerimizin Hasan gibi.

Buna benzer bir özelliği, başka bir yerde duymuştum. Ondan kaynaklı araştırmıştım.

Teslim için gittiğimizde Dördüncü Bölüğe kayıt yapılıyordu. Sağdan soldan, kulağımıza dördüncü bölüğün komutanı Hüseyin yüzbaşının çok disiplinli olduğu sözleri geliyordu..

Arkadaşlara ısrarla, “Bekleyelim, bu bölük dolsun sonra yazılalım.” dediysem de arkadaşlar kulak asmadılar buna.

Sıraya girdim ve yüzde yüz yanlış olduğuna inandığım harekete uydum, arkadaşlardan ayrılmadım.

Çok çektik. Diğer bölük askerlerine imrenerek baktık. Dört ay az, ne olacak ki demeyin. Geçmek, bitmek bilmedi. Yat kalk, sürün.Elli dakika eğitim on dakika istirahatle geçti. Biz de kendimizden geçtik.

Bir asteğmen komutanımız vardı. İlahiyat mezunuydu. Dört aylık askerlik ona vurmamıştı. Eğitim alanında, başı yerdeyürür, gezinirdi. Yürürken, öfkeden mi, dalgınlıktan mı, ara sıra bir çakıl taşına futbol topuna vurur gibi vururdu.

Biraz da kiloluydu.

Terhis olduk. Birkaç ay sonra, Tokat’a, taburu ziyarete gittim. O asteğmen komutanımızı gördüm. Hal hatır ettik. Kilo vermişti. “Komutanım kilo vermişsiniz.” dedim. Komutanım, “Valla, fizyolojiyi düzelttik ama psikolojiyi bozduk” dedi.

Bir de astsubay komutanımız vardı. Derste, ayağa kalkıp esas duruş gösterip, kısa künye, “Selahattin Sarıoğlu Malatya” dedikten sonra, “Komutanım, ceza müessesesi silahlı kuvvetlerimizde çok büyük öneme sahip. Ve siz de taburun en ilginç cezalar veren komutanısınız. Siz bu ceza yöntemlerini okulda, eğitiminiz sırasında mı öğreniyorsunuz, yoksa kendi buluşlarınız mı?” diye sordum.

Başıma gelmedi ama çok incitici cezalar veriyordu.

Sorum gururunu okşamış gibi, yüzü kibirli, burnu havada, “Yookk! Her komutanın kendine göre cezaları vardır” dedi.

Ara verildiğinde, tanıdık, tanımadık arkadaşlar yanıma dolup, beni tebrik ettiler, “ Sen gazeteci misin, psikolog musun?” diye soranlar oldu.

Sorudaki amacım, komutanı uyarmaktı.