Malatya CHP’de çok zamandır, ben diyeyim üç ay, siz deyin üç senedir bir komedi yaşanıyor. Lafın gelişi komedi dedim, başka adlar da konabilir; Dram, trajedi, yüze başka arkadan başka tutum, benim adamım senin adamın kavgası, yüksek değerleri küçük hesaplara kılıf etme, herkesi kendisi gibi hileci görme, gizli örgüt gibi çalışma, yeniden yapılanma adıyla intikam hareketi, çete savaşları…
Siyasal partiler, o ülke insanının ülkesini yönetmek için aşağı yukarı ortak görüşler çevresinde bir araya geldiği, örgütlendiği, çalışmalar yaptığı, bu çalışmalarını ülkeye yayarak oydaş edindiği kuruluşlar değil mi? Evet. Devletin denetimi var mı buralarda? Var ama çok az. Seni sana emanet etmiş yani.
Anayasa ve Siyasal Partiler Yasası çerçeveyi çizmiş, gerisini partilerin tüzüklerine bırakmış. Partiler, bu tüzüklerle, kendi kendilerini nasıl yöneteceklerinin haritasını çizerler. Hak-hukuk, tüzük-müzük hak getire. Karışan yok eden yok. Sen sana pişir, sen sana ye. Bir de yıllardır söylenegelen, “Az olsun benim olsun.” lafı var CHP’de. Bir türlü eskimedi. Neden? Hâlâ halktan kopmuş kişiler yönetiyor bu partiyi de ondan. Nasıl kopmuş? Düşünce olarak, duygu olarak, ülkü olarak, dış görünüş olarak, davranış biçimi, yaşam biçimi olarak kopmuş. İşin daha da kötüsü “Siz gidin biz gelelim.” diyenler de aynı. Onlar da halktan kopmuş, onlar da halka yabancı. Kimsenin kimseye dili yok. Tencere dibin kara, seninki benden kara.
Bizim bildiğimiz, sol düşünen insan, varıyla, yokuyla, halkı, ulusu, ülkesi için çalışır. Yaşamının her alanında, gezdiği yerde, oturduğu yerde ülkesi, halkı için çare arar, tepki koyar, tutum takınır, eleştirir, önerir. Halk da kadir bilir olduğu için, onu taltif eder; bir yerlere getirir. İşte CHP’yi Türkiye’de de, Malatya’da da halka yabancılaşmış kişiler yönettiği için ve yönetmek istediği için ünlü “Az olsun benim olsun.” sözü de bir türlü bayatlamıyor. Kabuğun değil de gövdenin duygu ve düşünceleri partiye egemen olduğunda, CHP Malatya’da da, Türkiye’de de birinci olacaktır. Kabuğun gücü bu kadar olur. Arguvan türküleri gibi duru ve dürüst CHP yönetimleri dileyerek... (2003, Gerçek Gazetesi)
ALINTI
2001’de Malatya’ya gelen Ertuğrul Günay’la aramızda geçen konuşmayı yazdığım 2004 tarihli Gerçek Gazetesi’ndeki yazımdan alıntı:
…
Biz, Öğretmenevinde Yorum Gazetesinin kuruluş yıldönümünü kutluyoruz. DSP’liyim o sıralar. DSP’de ısıtıyorum halkımın siyasi üşümüşlüğünü. Sayın Ertuğrul Günay, arkadaşları, Malatya CHP ileri gelenleri bana doğru geliyorlar. Hepsini seviyorum. Sanki hep aynı kamaradayız. Sayın Günay’la konuşuyorum mu, tartışıyorum mu, ikisinin ortası. O yanımdaki DSP’lilere de bakarak: “Yuvaya dönün, baba ocağına dönün” diyor. Ben diyorum ki: “Değişmemiz gerek. 12 Eylül sonrasında Türkiye’de, dahası dünyada onca değişiklikler oldu, toplum alt üst oldu, Sosyal Demokratlar aynı kaldı. Türkeş, Nazım Hikmet’in şiirlerini okuyor ekranda, Demirel, konuşan Türkiye istiyor, demokrasi, özgürlük, insan hakları diye bas bas bağırıyor kamyon kasalarında. Emek diyor, ekmek diyor. Milliyetçilik, din zaten kendilerine ait. Ne kaldı bize? Allah’ı ağzımıza almıyoruz “aman laiklik var” diyoruz, Türk diyemiyoruz, dış Türkler, Almanya’daki Türkler diyemiyoruz, çünkü arkasından hemen ırkçı, şoven damgasını yiyoruz. Türkiye’nin stratejik çıkarlarını korka korka ağzımıza alıyoruz. Çünkü evrensel ilkelerden dem vuruluyor hemen. Bir gazetede okumuştum. Yazar, bir dünya güreş şampiyonasında Fransa milli takımı yöneticilerinin, yenik sayılan güreşçilerini masa başında galip getirebilmek için verdikleri mücadeleyi anlatarak, “Onların milliyetçiliği yanında bizimkisi vatan hainliği kalır.” diyor.
Bunları söylüyorum Günay’a. O, “Değişmek, sağcılaşmak değildir.” diye karşılıyor sözlerimi.
Onlar ayrılırlarken bir adım atarak yanıma gelen kişi, “Benim adım Haluk Özdalga. Beyefendi siz kimsiniz? Konuşmalarınızı dikkatle dinledim. Biz bu konuları Partide tartışıyoruz. Sizinle tanışmak isterim. Yarın görüşelim.” diyor.