Sevgili okuyucularım, yazıma başlamadan önce sizi en güzel duygularımla selamlıyorum.

Demiryollarımızda, suyun buharlaşıp ileri gitmesiyle pistonu itmesi, sonra soğuyup su olmasıyla pistonun geri gelmesi,  suyun tekrar buhara dönmesi ve işlevin devam etmesi için lokomotifindeki su kazanının altına işçilerce kürek kürek kömür atılması, çıkan kömür tozlarının açık, kırık, bozuk pencerelerinden kompartımanlarına, oradan insanların saçlarının arasına girmesi, suyu tükenen kazanı doldurmak için istasyonlarda, yakıt alır gibi hortumla su doldurulması, işte böyle işleyen buharlı kara trenlerin, evet demiryollarımızda gidip geldiği zamanlarda, bu trenlerle yolcu, yük yanında mektup da taşınırdı.

Kondüktör, varacağı istasyon geldiğinde varsa verilecek mektup, istasyonun hareket memuruna bırakırdı.

“Gözüm yolda gönlüm darda

Ya kendin gel ya da haber yolla

Duyarım yazmışsın iki satır mektup

Vermişsin trene halini unutup…”

 

“Kara tren gelmez mola

Düdüğünü çalmaz mola

Gurbet ele yar yolladım

Mektubunu salmaz mola…”

 

O zamanlar kara tren eşittir hasret, kara tren eşittir gurbet ve kara tren eşittir mektup zamanıydı.

O zamanlar kitapçılarda ödev kağıdında olduğu gibi, mektup kağıdı, mektup zarfı satılırdı.

 

Mektuplara, “Mektubuma başlamadan evvel selam eder büyüklerin ellerinizden, küçüklerin gözlerinden öperim. Nasılsınız, iyi misiniz? Beni soracak olursanız çok şükür iyiyim.” diye başlanır, son verilirken de, “Daha yazacak bir şey kalmadı. Mektubuma son verirken tekrar selam eder büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.” denirdi.

En altta da, “Kestane kebap, acele cevap.” esprisiyle cevabın çabuk olması vurgusu yapılırdı.

Babamın bana yazdığı mektuplar, “Baki selam. Huda’ya emanet.”, anneminki, “Oğlum beni mektupsuz koymayın.” diye biterdi.

Bir sene Tunceli Yapı Enstitüsünde, üç sene Erzurum İnşaat Teknisyen Okulunda yatılı okudum.

Bana gelen o mektuplar, çantamda durur.

Mektuplar postaya verilir, taahhütlü değilse gönderilen kişinin eline geçip geçmediği bilinemezdi.

Ondan dolayı, mektup yazdığın arkadaşın, mektubu aldığı halde cevap yazma zahmeti, hassasiyeti göstermediğinde, sen de “Cevap yazmadın…” dediğinde, “Mektubunu almadım” diyebilirdi.

Edebiyatta, öykü, roman, şiir, makale, deneme gibi türler olduğu gibi mektup türü de vardır.

Bir ünlü yazar, arkadaşına yazdığı uzun mektubun sonunda, “Vaktim olmadığı için, uzun yazdım.” demiştir.

Ankara Hukuk’ta okurken Dekan Özcan Çelebican’ın girdiği Roma Hukuku dersimiz bütünleme sınavı, bizim bulunduğumuz salonda on dakika kadar geç başlayıp, kağıtlar zamanında toplanınca, hocaya,

-Hocam sınav geç başladı, kağıtlar zamanında toplandı. Yetiştiremedik. Bu salonun kağıtları yedi soru üzerinden değerlendirilsin diye itiraz ettiğimde, hocamızın,

-Biz sizden cevapları uzun uzun yazmanızı istemiyoruz ki demesi üzerine,

-Hocam, bizim kısa yazabilecek kadar ne bilgimiz, ne de zamanımız var demiştim.

Roma Hukuku dersinden geçmek demek mezun olabileceğini düşünebilmek demekti.

Birden ikiye geçebilmem için 69 puan almam gerekiyordu.

Çok çalışmıştım, birinci sorudan başlayıp sekizinci soruya gelmişken kağıtlar toplanmıştı.

Kalan üç soruyu da yapabiliyordum.

Sonuçlar açıklandığında, yaptığım yedi sorudan 69 puan alıp sınıfı geçtiğimi öğrenmiştim.

 

“Ah tren kara tren

Odur yâri götüren

Gitti yârim gelmedi

Budur ben bitiren…”

 

“Trene bindim de tren salladı

Zalım doktor ciğerimi elledi

Eyolursun diye köye yolladı

Anama söyleyin anam ağlasın

Babamın oğlu var beni neylesin.”

Bu Keskin türküsünü anam çok severdi, radyodan dinlediğinde ağlardı…

Benim de gözlerim dolmuyor mu şimdi…

“Dargın ayrılmayalım diye koştum sana dün

Gözlerim vagonları aradı üzgün üzgün

Çıkmadın pencereye ne göründün ne güldün

Gözlerim vagonları dolaştı üzgün üzgün.”

Lokomotifi icat eden İngiliz George Stephenson’un treni (Allah razı olsun ondan) 1829 yılında saatte 22 Km. hızla 13 ton yükü taşımış.

Önceki gün Ankara’dan Sivas’a hızlı trenle gelen bir yakınımla konuştum.

-Saatte 160 hızla geliyoruz dedi.

O trenin Malatya’ya da gelmesini istiyoruz.