CHP hayatımla ilgili olumsuz anılar paylaştığımda kızan, kınayan arkadaşlar oluyor elbette.
CHP hayatımla ilgili olumsuz anılar paylaştığımda kızan, kınayan arkadaşlar oluyor elbette.
Bir yönüyle haklılar da…
Ne kadar incelediklerini, içini, dışını bilip bilmediklerini, işittiklerinin doğru olup olmadığını, haksızlık yapıp yapmadıklarını düşünmeden, taşınmadan elbette.
Hakaret içermediği takdirde hepsini saygıyla karşılıyorum.
Nasıl saygılı olmayayım?
Öyle ya, insan bir ferdi olduğu, bir ve beraber olduğu, herkesin birbirini kendisi gibi gördüğü bir yerden ayrılınca, orada yaşadığı kötü hatıralarını hiç dışarıya anlatır mı?
Anlatmamalı.
Aile sırlarını dışarıya verir mi?
Vermemeli.
O arkadaşların haklı olması için, ayrıldığın yerdeki insanların aynı hedefler, aynı idealler içinde olması ve de hakka, hukuka, hakikate, etik değerlere, insani değerlere saygılı olması gerekir.
Bunun için, ayrıldığın o yerin, bir aile gibi olması lazım.
Sen bu duygu ve düşünceler içinde çalışırken, diğerleri kendi kendileri için çalışırsa?
Dahası “bunun için her yolu mubah sayarsa?”
Bu hareketler, bu kötülükler hem şahsına, hem de partinin hedeflerine kötülükse?
Ve bu hiç değişmeden, hatta daha da kötüleşerek devam ediyorsa?
Ve üstüne üstlük partinin en üst katları da aynı şekilde ise?
Hatta daha da kötüyse?
Ne yaparsın?
Kendinin orada bir yabancı madde olduğunu anlarsın.
Ve sessizce değil, ses vererek “Haydin bana eyvallah” der, ayrılırsın oradan.
Sonra da, usulünce aydınlatırsın insanları.
Böyleyken böyle dersin.
Ama yine de, ne olursa olsun, “Anlatılacak var, anlatılmayacak” diyerek elbette.
2014 seçimleri öncesinde sözde bir önseçim yapıldı.
Ne kadar demokrat olunduğu imajı vermek için.
Sonunculuğu az bir oyla kaybettim!
Arguvan sadece yedi oy vermişti bana…
Bir gün ilçe başkanına, “Yahu ben ömrümü verdim Arguvan’a. Arguvan’ın yolunu bilmeyenler, partiye daha dün gelenler nasıl benim elli katım oy alırlar?” dedim.
Utanıp, “Emir büyük yerden geldi” der gibi boynunu bükmüştü..
Baro’da, ilk üçlere giren avukatların kim olduğunu tanımıyordu birçok arkadaş, bana soranlar oldu.
Muharrem Kılıç Vekilimiz beni telefonla arayıp, 318 oy almamın büyük başarı olduğunu söyleyip, beni samimiyetle tebrik ediyordu. Durumu biliyordu çünkü.
Bisiklet mağazası olan bir partili, dükkanının önünden geçerken durdurdu beni, ön seçim sonuçlarından bahsederek, “Biz bunu nasıl yaptık sana? Bizim kültürümüzde “misafire” kötülük yapmak yoktur…” diyor ve bu sırada gözleri yaşarmıyor, yaşla doluyordu.
Şimdi bunları nasıl anlatmayayım ben, nasıl?
BUSABAH’tan arkadaşım Mahir Temur’a konuştum.
Sağ olsun, iki köşe yazısını buna ayırdı.
Dedim ki, “Ben CHP’den ayrılmadım, çünkü bu parti CHP değil!”
Sonsöz Gazetesiyle yaptığım konuşmada, “Parti Akşam Bölücü, sabah Atatürkçü” dedim.
Sonsöz bunu manşet yapmıştı.
Hangisi yanlış?
Bu dediklerimin ne kadar doğru olduğu şimdilerde daha iyi anlaşılmadı mı?
Doğruluğu ayan beyan ortaya çıkmadı mı?
Kafasının arkasında başka bir plan olmayan, temiz kalpli Atatürkçülerin bunu bilmesinde fayda yok mu?
Vatandaşlarımızın, gençlerimizin bunları bilmesi gerekmez mi?
Madem ki, siyasal partiler Türkiye’yi yönetmek için kurulmuşlar, öyleyse vatandaşımız,“Hangi parti nasıl?” bilmeli.
Bilecek ki, oyu boşa gitmesin.
Bir yardımda bulunurken, nasıl verdiğimizin yerine ulaşıp ulaşmayacağına dikkat edersek, verdiğimiz oyun da, Türkiye’ye hizmet yolunda kullanılıp kullanılmayacağına bakmamız gerekir…
Battalgazi başkanlığına adaylık teklif edildi, ısrar edildi tamam dedim.
Seçildim, siyasetin, ilçe başkanlığının en iyisini yapmaya çalıştım.
İlk yönetim kurulu toplantımızda, bir kapımız, bir tabelamız daha olsun diye
ilçe binasını, il binasından taşıma kararı aldık.
İnönü caddesinde tertemiz yer tuttum.
Kardeş gibi olduğumuz yönetim kurulu arkadaşlarıma,
-Kapımız her kese açıktır. Bu kapıdan kim girerse, elektrikçi, sucu kim girerse başımızın tacıdır dedim.
Gece, gündüz çalıştık.
-Nerede bir sorun varsa, oraya cankurtaran hızıyla yetişeceğiz dedim.
Basınımız bize bağrını açtı.
Çünkü doğru siyaset yapıyorduk. Sorunları tespit ediyor, çözüm önerilerimizi sunuyor, basınımız aracılıyla kamuoyunu, il yöneticilerimizi haberdar ediyorduk.
İlaveten, mahkemeye dava dilekçesi yazar gibi dilekçeyle sorunu ilgili kuruma iletiyorduk.
Böylece birçok meselenin çözümüne vesile olduk.
Bir gün telefonum çaldı, telefondaki kişi Fırıncı köyünden olduğunu söyledikten sonra,
-Başkanım, oraya buraya belediye otobüsü gidiyor. Bizim ne eksiğimiz var, bizim köye niye gelmiyor? deyince,
-Beni herhalde Battalgazi Belediye Başkanı Selahattin Gürkan’la karıştırdınız. Ben Selahattin Sarıoğlu’yum dedim.
-Karıştırmadım. Sizi aradım deyip dertlerini anlattı.
-Başımız üstüne. Oraya geleceğiz dedim.
İlçe binası oğul arısı gibiydi. Kalabalıktı. Hareketliydi.
Biz böyle, ilimize, ülkemize hizmet etmeye çalışıp, doğru siyaseti herkese gösterirken o kardeş gibi olduğumuz yönetim kurulu fokur fokur kaynamaya başladı.
Bir gün, Çalışan Gazeteciler Günü nedeniyle ziyaretler yaparken, bir arkadaş,
-Güneş televizyonuna niye gitmiyorsun? Gerçek Gazetesine niye gitmiyorsun? diyordu. Ona dedim ki, – Gerçek Gazetesi kapanalı yıllar oluyor, Güneş Televizyonu yayın yapmıyor. Zaten onların sahibi de ziyarete gittiğimizi Söz Gazetesinde bizi ağırlayan Duran Özkan’dı.
Doldurmuşlar. O da bir şey bilmiyor, saygı sınırlarını bundan dolayı aşıyordu.
Daha başkaları da başka acayiplikler yapıyordu… Kuzular kurt olmuştu yani.
Battalgazi İlçe’nin parlaması bazılarının gözünü, kalbini bozuyordu anlaşılan.
Bu kadar olandan, bu kadar sana yapılandan ve de bu kadar sapmadan, bu kadar kimlik bozulmasından sonra, o ortamdan arkana bakmadan çıkıp kapıyı kapatmak olur mu?
Biraz derdini dökeceksin, biraz yaşadıklarını paylaşacaksın.
Bu, aile sırlarını dışarıya taşımak değil, Türk siyasal hayatı için bir ödevi yerine getirmektir…