Eskiden mahalle dediğin bir çınar ağacı gibiydi; kökleri derin, dalları geniş, gölgesi serin… Her sokağı ayrı bir hikâye anlatır, her evin penceresinden başka bir sıcaklık taşardı. Mahallede büyümek, sadece bir adreste yaşamak değil, bir ruhun parçası olmaktı. Herkes birbirini tanır, herkes birbirine güvenir, herkes birbirinin hikâyesini bilirdi. O hikâyeler, dut ağaçlarının gölgesinde, kayısı dallarının altında anlatılırdı.

Evler bahçeliydi, toprakla iç içeydi. Sabahları pencereni açtığında beton duvarlara değil, yemyeşil dallara bakardın. Çocukların kahkahası mahallenin sesi, sokaklar onların oyun alanıydı. Bizler sokakta büyüdük, dizlerimiz yarayla, yüreğimiz sevgiyle doldu. Gün batımında annelerimizin sesiyle eve dönerdik ama sokağın sıcaklığı hep içimizde kalırdı. Sabah okula giderken kimse elimizden tutmazdı, çünkü mahalle bizim elimizden tutardı. Güven içinde yürürdük, çünkü sokaklarımız evimiz kadar bizimdi.

Sonra bir şey oldu. Yavaş yavaş değiştik, eskiyi bırakıp yeniye koşarken aslında ruhumuzu geride bıraktık. Mahallemizi terk ettik. Bahçelerimizi, dut ağaçlarımızı, avlularımızı unuttuk. Komşuluğu, dayanışmayı, sokakların o sıcak ruhunu bıraktık da yüksek duvarların ardına, kimsenin kimseyi tanımadığı devasa sitelere sıkıştık. Lüks dedik, konfor dedik ama aslında yalnızlığı satın aldık. Betonun içinde kaybolduk. Çocuklarımız oyun arkadaşlarını değil, dijital ekranları tanıdı. Kapı zilleri çalmaz oldu, balkondan birbirine seslenen anneler sustu. Eskiden, pişen bir tencere yemeğin kokusu mahalleyi sarardı, şimdi aynı apartmanda oturan insanlar birbirine selam bile vermiyor.

Ve sonra o büyük felaket geldi. 6 Şubat… O devasa binaların, aslında devasa birer tabut olduğunu anladık. Betonun konfor değil, soğuk bir mezar olduğunu gördük. O dev kulelerin içindeki yalnızlığımız, bir enkazın altına gömüldü. Mahallelerimizi biz ellerimizle yıktık ama deprem bize neyi kaybettiğimizi gösterdi. Bir zamanlar güvenin, dostluğun, dayanışmanın yeşerdiği o topraklarda, şimdi yalnızca yıkıntılar var. Ama en büyük yıkım belki de içimizde…

Şimdi soruyorum: Mahallelerimizi yeniden kurabilir miyiz? Sadece evlerimizi değil, komşuluğumuzu, sokaklarımızın ruhunu, bahçelerimizi, dut ağaçlarımızı geri getirebilir miyiz? Yine çocuklarımızı güven içinde sokaklarda oynatabilir miyiz? Yoksa betonun soğukluğuna teslim olup, kaybettiğimiz o sıcaklığı unutacak mıyız?

Zaman geçmişe özlem duymanın değil, geleceği doğru inşa etmenin zamanı. Eğer yeniden mahalle olmak istiyorsak, yeniden birbirimize güvenmeyi öğrenmeliyiz. Belki de en büyük dönüşüm, yeni evler yapmaktan önce, yeni bir bilinç inşa etmekle başlayacak. Çünkü gerçek güven, sadece sağlam binalarla değil, sağlam dostluklarla, sağlam komşuluklarla, sağlam bir dayanışmayla gelir.

Mahallelerimizi yıktık ama ruhumuz hâlâ orada bir yerlerde. Onu yeniden bulabilecek miyiz? İşte asıl mesele bu…