İnsan olabilmenin derinliklerinden bahsedilir. Din bilimciler, ilim insanları, felsefeciler, sosyologlar, psikologlar vs. oturup ciddi ciddi kafa yorarlar bu konuya.

Bilinen tarih, her dönemde ve her toplumda “derin insan” arayışlarının olduğunu bildirir.

İnsanoğlunun hamlığından bahsedilir. Pişmeye çalışırken yandığını itiraf edebilen zordur.

Okyanusta kaybolan bir cesedi bulmanın imkanı bile olabilir. En kötü ihtimalle değişik bir formda bir ya da birkaç balığın midesindedir. Ama okyanusta olduğu kesindir.

İnsanın sınırları yoktur. Kendini kaybettiğinde bulması, okyanustaki cesedin bulunma ya da formunun bilinme ihtimalinden daha zordur.

“İnsanın derinliklerine hep beraber inelim” gibi bir çağrım olmayacak elbette.

Velakin düz insan olabiliriz!

Nasıl mı?

Öyle işte, dümdüz! Hani var ya: İnsan gibi! Mesela:

Kibar ya da kaba olmak için kasılma. Akışına bırak. Konuşmaktaki amacın anlaşılmak değil mi?

Kırgınlığını trip atarak belli edemezsin. Söyle!

Öfkelendin mi? Yapıştır gitsin.

Tavus kuşu gibi giyinme!

Üzüldün mü ağla, sevindin mi gül…

İnsana zarar veren fıtratında var olanlar değil, aşırılıklarıdır.

Vitrine koymaya çalıştığı karakter insanı bazı özelliklerini baskılamaya, bazılarını domine etmeye iter. Ve insanın dengesi bozulur. Bu dengesizlik toplum içinde bir duruş sergileyememenin, ortaya bir karakter koyamamanın temelini oluşturur.

Toplum hakkında ahkâm kesip beylik laflar etmek kolaydır. “Toplum kim?” derler adama! Ben, sen, o değil mi?

Hadi her şeyden vazgeçelim. Sen dünyanın en temiz, en düzgün insanı ol. Karşılaştığın ilk bozuk insana sence bozuk olan toplum hakkında, ettiğin laflardan birini edemiyorsan, en kibar ifade ile korkaksın…

Şimdi diyeceksiniz ki hani akışına bırak demiştin. Sen niye en kibar ifadeyi kullanıyorsun?

Ben size aşırıya gitmek yok da demiştim!

Aklınızdan soru işaretleri eksik olmasın…