Bir zamanlar halkın umudu olan Parti, iktidar olma umudunu tamamen yitirince, Fetöcü’nün, Bölücünün ve tabii ki, bunların hamisi ABD’nin umudu oldu.
ATATÜRK KURDU AMA…
Bir zamanlar halkın umudu olan Parti, iktidar olma umudunu tamamen yitirince, Fetöcü’nün, Bölücünün ve tabii ki, bunların hamisi ABD’nin umudu oldu.
Öncelikleri, Türkiye’yi eski, derbeder günlerine (Laçkalaşmış, kokuşmuş parlamenter düzene) döndürüp, tekrar ABD’nin oyuncağı yapmak!
Bu tamam da…
Bizim tertemiz, saf Atatürkçülerimiz, ne zaman, düşünüp taşınacak da,
-Biz Atatürk’ün denize döktüklerinin peşinden gidiyoruz diyecek?
Ne zaman, bu gayri milli amaca dayanak olmaktan kurtulacak???
Valla, daha üç gün önce, Almanya’dan gelen bir müvekkilimle konuşuyordum.
-Almanya’da bizimle ilgili ne diyorlar, ne konuşuluyor? dedim.
-Birkaç yıl önce, bir kafede otururken, iki profesör, bir avukat, avukatın baro başkanı olduğunu sonra öğrendim, aralarında konuşuyorlardı. Kulak misafiri oldum. Diyorlardı ki, “Türkiye böyle giderse, dört beş yıl sonra hepimiz önünde selam dururuz”.
İşte konu bu arkadaşlarım, hemşerilerim…
YAMAÇ’TAKİ KORKU
Bir akşam, adını Beydağı’ndaki yerinden alan Yamaç Mahallesinde dolaşıyordum.
Hatta orada Facebook üzerinden canlı bir konuşma yaptım.
Konuşmam sırasında akşam ezanı okunmaya başladı.
Ama ne başlama…
Malatya’nın bütün minarelerinden yayılan ezanın varış yeri sanki olduğum yerdi ve bu, çok muhteşem bir haldi. Konuşmamı kestim bu ahenkli, kutsal nidanın canlı canlı duyulup tadılmasını istedim.
Kentsel dönüşüm kapsamındaki Yamaç’ta resmi işlemler çoktan tamamlanmış, tek tük kalanlar dışında evler yıkılmıştı.
…
Uzaklardan gelen siren sesinin çekilip gideceğini beklerken buraya doğru yaklaştığını gördüm.
İki itfaiye aracının yamacın iki yüz metre kadar aşağısında durduğunu gördüm.
O, tek tük kalan evlerin birinden duman yükseliyordu.
Hızla oraya, yangın yerine indim. İtfaiyeciler ellerinde hortumlar habire su sıkarak, birbirlerine direktifler göndererek evdeki yangını söndürmeye çalışıyordu.
Uzakta, aşağıda insanlar toplanmaya başlamıştı.
Beni gören itfaiyecilerin, kolumda fotoğraf makinesiyle gazeteci sanarak daha bir gayretlendiklerini fark ettim.
-İçeride kimse var mı? diye sordum,
Yok dediler…
Dumanın hükmü azalmıştı.
Aşağıya, kanalın orada toplananların yanına gittim.
Kadınlar, çocuklar, gençler otuz kırk kişi vardı.
-Neden olmuş diye bir kaç kişinin duyacağı şekilde sordum.
Bir genç kadın,
-Valla bir kız çıkarmış. “Ben çıkardım” diyordu.
Bir başka kadın,
-İntihar edecekmiş,
Diğeri,
-Boynunda ip vardı gördük dedi.
Bir başka kadın,
-Bu evler tam bir tehlike. Sabaha kadar uyuyamıyoruz. Evde nöbetleşe uyuyoruz diyor. Başımıza bir iş gelecek diye korkuyoruz. Geceleri, içinde her şey yapıyorlar. Esrarcısı, sarhoşu, ayyaşı burada. Küçük bir çocuk,
-Amca ben hiç uyuyamıyorum, çok korkuyorum diye sesleniyor.
Hal bu haldi.
Tehlike diz boyu.
Kalan evler derhal yıkılmalı; bataklık kurutulmalıydı.
Devlet Tiyatrosunda ‘Paraya Hayır’a bilet hediye edilmiş, oyunun başlamasına kalan zaman azalıyordu.
Koşar adım evin yolunu tuttum.
Bu yazıyı da sosyal medyada yaydım.
BU NE SAKATLIK BU NE AMUT…
Kupa yarı final, Malatya GS ikinci maçında, Galatasaraylı futbolcular, bugüne değin hiçbir maçta görmediğim kadar yerde kaldılar.
Uzanıp yattılar.
Bunlardan en ilginci Luyindama’nın durumuydu.
Bir pozisyonda düşen Luyindama, uzun süre yerde kaldı.
Hakem, futbolcular merak ve kaygı içinde başında beklediler.
Luyindama çevresindekilerin, tribündeki seyircilerin bakışları arasında, cana gelmiş gibi, birden, ok gibi fırlayarak amuda kalktı.
“Bu ne sakatlık, bu ne turşu” durumuydu gerçekten…
AHMET BEYLE BU SABAH…
Yolda karşılaştığımda selamlaştığım, acelemiz yoksa durup hal hatır ettiğim kırk yıllık arkadaşım bir zamandır selamlarımı almaz, vermez olmuştu…
Bugün sabah saatlerinde kaldırımın seyrek olduğu bir yerde durmuş bir arkadaşımla konuşurken yanımdan geçtiğini gördüm. Hemen seslendim:
-Ahmet Bey uğurlar olsun!
-Sağol, sağol Selahattin Bey diye karşılık verince çok sevindim.
Konuştuğum arkadaştan ayrıldım. Yürüyüp ilerlerken Ahmet Beyin bir dükkana girdiğini gördüm. O da beni gördü, bu kez o bana ‘Uğurlar olsun!’ dedi.
Çok yakındık.
Elimi uzattım,
-Bir dokunalım dedim birbirimize. Tokalaştık. Yoluma devam ettim.
Bir süre sonra bir başka arkadaşımla yine durup konuşurken az ötede Ahmet Beyin durup bana baktığını gördüm. ‘Geliyor musun, bekleyeyim mi’ anlamında el ve yüz hareketi gösterdi.
-Bekle, geliyorum! Dedim ve gittim.
Birlikte yürümeye başladık.
Ahmet Bey Malatya Milli Eğitim Müdür Yardımcılığından emekliydi.
Halimizi, hatırımızı sorduk.
-Gözlerimi kaybettim demez mi?
-Nasıl? İşte gidiyorsun ya!…
Ahmet Bey, başına gelenleri anlattı.
Durup dururken bir gözünü yüzde yüz, diğerini yüzde altmış kaybetmiş.
Doktor hocalar, ‘Hiç bir çaresi yok’ demişler. Binbir araştırma yapılmış, nedenini bulamamışlar.
-Çok kitap okuyorum. Günde on saat okuduğum oluyor diyor.
-Şekerin var mı?
-Doksandan yukarı hiç çıkmadı dedi.
Allah dert verip derman aratmasın… Çalmadık kapı koymamış. Sonunda İstanbul’da bir doktora gitmiş o bir tedavi uygulamış.
-Çok kortizon aldım diyor.
Sonuç başarılı olmaya başlamış. Şimdi sağ gözü yüzde otuz, sol gözü altmış görmeye başlamış.
-Sürekli değiştiği için gözlük de yazamıyorlar diyor.
Doktorlar güneşe bakma diyorlarmış.
-Eski Mısırlılar, Sümerler güneşe bakarak tedavi yapıyorlarmış deyince,
-Doktorlara mı Mısırlılara mı uyuyorsun? dedim.
-Valla Mısırlılara da inanıyorum. Sabah güneşine üç-beş saniye bakıyorum. Mayısta kontrole gideceğim dedi.
-Üzülme. Canını sıkma. Allaha şükret. Bu kadar görmen de iyi. Daha da iyileşirsin inşallah dedim.
Bizim ofisin önüne gelmiştik.
-Buyur çay içelim dedim.
-Gitmem gerekiyor. Başka zaman inşallah dedi.
Kucaklaştık, hanımlara selam, saygılar yolladık.