Çocuk ilkokula başlamış.

İlk gün bitmiş evine gelmiş.

Akşam olmuş, yatma vakti gelmiş. Annesi,

-Oğlum hadi yat artık. Sabah okula gideceksin. Çocuk,

-Neeee? Yine mi okula gideceğim anne! demiş.

Öğrenciliğin en güzel günleri okulun ansızın tatil edildiği günlerdir.

Bizim zamanımızda kolay kolay kar tatili olmazdı.

Ne bileyim, şöyle bir metre kar yağdığında herhalde olabilirdi!

Bizim zamanımızda, grip, kolera gibi salgın hastalıklardan tatil olurdu.

Birkaç gün, bazen bir hafta, on gün gibi.

En güzel anları da, grip salgını nedeniyle, “Yarın okul tatil!” açıklamasının duyurulduğu anlardır.

Ki, bu anlar, stadyumda, takımınızın gol attığı anlardaki coşku gibidir ve bu coşkuyu kimse durduramaz.

Bu, tatile sevinme yalnız öğrenci için değil öğretmen için de, hademeler içinde, hatta müdür için de geçerlidir. Öyle ki, öğrenciler,

-İçinde kimse olmadan okul yıkılsın da, tek tatil olsun derecesindedir.

Öğrencilerin en mutsuz günleri de şubat tatilinin bittiği, “Yarın okul var!” denildiği günlerdir.

Ortaokul, lise öğrencilerime,

-Eskiden okul-mokul yokmuş. Ne güzel değil mi? diye şaka yapığımda,

-Evet hocaaamm… diye cevap alırdım.

Babası çocuğuna,

-Oğlum sınıfta durumun nasıl? diye sormuş. Çocuk

-İyi baba. Sobanın yanında oturuyorum demiş.

Eskiden öğrenciler içine çok kapalıydı.

Çocuk, içini açıp kendini ifade edemezdi.

“Ya yanlış bir şey söylersem…” diye korkardı.

Disiplin şartları çok ağırdı.

Öğrenciler, ortaokulda, lisede “Disipline verilirdi!”

Çok öğrenci, “Disipline verilme nedir?” bilmezdi.

Bir de “İdareye verilme” de vardı, bu da bilinmezdi.

Ama, öcü gibi bir şey olduğu biliniyordu.

Dilek’te, İlkokul üçteyken, derste sınıfın kapısı birden açıldı, içeriye öğretmenlerin de bildiği, gördüğü, bakkal Silo-Süleyman dayı girdi, öğretmene, oğlunun sınıfının hangisi olduğunu sordu. Ben öğretmenden önce atıldım,

-Ahan bu sınıf diye elimle gösterdim. Silo dayı gitti. Öğretmenimiz beni tahtaya çıkardı,

-Niye benden önce atıldın? diyerek bir iki tokat vurdu. Ben de,

-Öğretmenim dişim ağrıyor diyerek ağladım.

Öğle paydosu olunca öğretmenimiz Barguzulu Abdulkadir Kesriklioğlu, beni yakındaki evine götürdü. Evin balkon gibi yan damına çıkardı, ağzımı güneşe doğru açtırıp, evinde bulunan o zamanın tanınan diş ilacı Dişinol’dan, bir kürdana taktığı pamuğa damlatıp ağrıyan dişimin üzerine koydu.

Nur içinde yatsın inşallah...

İkideyken, bir gün sınıfın kapısı vurularak açıldı.

İçeriye üçüncü sınıftan bir öğrenci girdi. Öğretmene,

-Öğretmenimiz Selahattin’i çağırdı dedi.

O zamanlarda, okula çok geç başlayan, çocuk değil, artık genç olmuş ilkokul öğrencileri vardı.

Sınıfa girdim, tahtada üç büyük öğrenci vardı.

Öğretmenin sorduğu Aritmetik sorusunu bunlar yapamamışlar ki, öğretmen bana,

-Sarıoğlu, tahtadaki şu toplama-çıkarma işlemlerini yap bakayım dedi.

Ben de yaptım.

-Bunlara birer tokat vur dedi. Benim boyumun iki katı kadar çocuklar. Ben durdum, duraksadım. Öğretmen üsteleyince, vururmuş gibi yaparak yüzlerine elimle, sever gibi adeta dokundum. Öğretmen bu sefer,

Şimdi de yüzlerine tükür! demez mi…

Bu defa da sadece, “pu, pu, pu” diyerek öğretmenin dediğini yapmış gibi oldum.

Öğretmen iyi niyetli olsa da, yaptığı çok ama çok ağır ve haksız bir yaptırımdı.

Yukarıda, öğrenciler-talebeler, öğretmene kafalarından geçen, bilmedikleri bir şey sormaya çekinirdi demiştim.

O zamanların, Emin Oktay’ın yazdığı, çok kalın Tarih kitabının bir sayfasında, mermerden yontma büst fotoğrafının altında, “Tarihin Babası Herodot” yazardı.

Ben bu mecaz anlamı, tarihin babası sıfatını bir türlü anlayamıyordum.

“Tarihin babası” ne demek? diyordum kendi kendime.

Çekindiğimizden öğretmenimize de soramıyorduk.

Neçe-nice sonra, Herodot’un, MÖ 5.YY’da Yunanistan’da yaşamış, tarihi olayları sistematik olarak yazan ilk kişi olması nedeniyle, Tarih Bilimini ilk defa ortaya koyan kişi anlamında kendisine bu sıfat verilmiş olduğunu anladım.

Bunu eşime anlattığımda, aynı sıkıntıyı onun da yaşadığını öğrendim.

Geçmiş zamanlarda bir baba oğluna,

-Oğlum bugün okulda ne öğrendin? diye sormuş.

-Beş kere beş yirmi beş. Bunu öğrendim baba demiş. Babası da,

-Haaa! Bizim zamanımızda da yirmi beş ederdi demiş.

Bizim eğitim–öğretimimiz ezberiydi.

Talebe, beş çarpı beşin nasıl yirmi beş ettiğini düşünerek öğrenmiyordu.

Karenin alanı neden a kare, dikdörtgenin alanının neden a.b olduğunu, bu formüllerin nasıl bulunduğunu öğrenemiyordu, ezberliyordu.

Bir gün bir coğrafya öğretmenine, ben de bir coğrafya öğretmeni olarak,

-Doğu Karadeniz neden çok yağışlıdır? diye sordum.

-Dağlar kıyıya yakın ve yüksek olduğu için dedi.

-Böyle olması neden çok yağışa sebep oluyor? dedim.

Açıklayamadı. O da ezberlemişti.

Bir öğrencisi ona bunu sorsaydı, doğru açıklayamazdı.

Bizim öğretmenimiz de, profesörümüz de geçmişin ezberci eğitim-öğretim tezgahından geçmiştir.

Çünkü emperyalizm, eğitim-öğretimimizi, Türkiye’de üretimi artırmak yönünde değil, tüketim yönünde bilgilenilecek şekilde planlamaktadır.

Üretim artsın da, Türkiye pazarları olmaktan çıksın mı?

Üniversiteler de öyle.

Mesela bir inşaat mühendisimiz, altyapı konularında yetersizdi; baraj-yol-köprüyü yabancı mühendisler yapardı ancak.

Bizim ilk, ortaokul dönemimiz, ABD’nin Marshall Yardımı adıyla, okullarda ne olduğu belirsiz  süt tozu içirildiği, Atatürk Ortaokulu’nda derslerimize çat-pat Türkçe öğretilmiş ABD’li öğretmenlerin girdiği zamanlardı.

Milli Türkiye projesi Köy Enstitüleri bazı halkın değerlerinden kopuklukları dışında mükemmel bir projeydi.

Stalin’in 1945’te, Boğazlardan askeri üs ile Artvin, Kars ve Ardahan’ı istemesi üzerine, Türkiye’nin ABD’ye yaklaşıp yardım talebi, ABD’nin de başka şeyler yanında Köy Enstitülerinin kapatılmasını şart koşması üzerine önce içi boşaltılmış, 1954’te de tamamen kapatılmış, Köy Öğretmen Okullarına dönüştürülmüştür.

Bir Eski Kültür Bakanımızla konuşurken, bana şunları söylemişti;

-Milli Eğitim Bakanlığında, Amerikalıların özel odaları vardı. Sabah mesainin başlamasıyla gelirler, akşam giderlerdi…

Evet, bunlara bu yetki, kim tarafından, hangi anlaşmaya binaen verilmişti?

Bunlar orada ne yaparlardı?

Eğitim-öğretimimizi, derslerin içeriklerini belirliyorlardı.

Bir kitap okumuştum adı, “Düzene uygun kafalar nasıl yetiştirilir?” idi.

O kitapta, “Nasıl fabrikada bir mal üretirken ona uygun hammadde kullanılırsa, düzene uygun kafalar yetiştirmek için de, hammadde olarak bilgi kullanılır” deniyordu.

Onun için ben de diyorum ki, “O ‘Derbeder Türkiye’ günleri gide de (gitti gidiyor) bir daha gelmeye inşallah!”