“Yüz yılın sonunda gelse de ölüm, zordur” demiş şair. Hayatı cazip kılan ve sürekli bizi canlı tutan en temel olgu “mücadele” dir.
Sürekli mücadele halindeyiz ve sürekli bi şeyler düşünüyoruz. O bi şeylerin içinde “ölüm” hiçbir zaman olmadı.
Ölüm soğuktur belki ama biz o soğukluğu dahi düşünmüyoruz.
Doksan yılın sonunda gelen bir hayatın merasimi yirmi dakikadır.
Beş dakikada namaz kılınır ve on beş dakikada da gömü işlemi biter.
Bir saatte açılan iki metre karelik çukur on beş dakikada dolar.
Herkeste bi ivedilik vardır.
Sanki bi yerlere yetişekmişiz gibi yaparız o mezarlıkta.
Herkes iki kürek toprakta ben atayım, diye mücadeleye başlar.
O ruhani ölü diyarında dahi dünyevi düşünür insanoğlu.
Hesap, “Her canlı ölümü tadacaktır” başlığındaki yerde de devam eder.
Etraf çok eskidir…
Elli yıl önce ölen de var yüzyıl önce ölen de…
Kimse bu yaşlı ölülerin yüzüne dahi bakmaz.
Belki o toprağın altından bağırıyorlardır:
“Ölüm sizi de bulacak size de kimse bakmayacak” diye haykırıyorlardır belki de.
O yirminci yüzyılın ölü insanlarını belki de o ortamdaki sararan otlar duyuyordur ama diri insanlar duymuyor.
Mezarlık aslında üzerinde çok düşünülmesi gereken bir yerdir.
Hani sürekli ölmüş insan gören doktorlar gibi o mezarlıktaki görevlilerde de bir tematik durum vardır.
Sanki ikindi namazını kıldırıyormuş gibi bir hava vardır o mekândaki Hoca’nın.
O mezarlıktaki İmam’ın Cenaze Namazı’nı tarif ederken sanki bir Bayram Namazı tarifi gibi bir hava vardır.
Süreklilik belki duygusallığı almış olabilir ama yine de garip gelir insana.
Sübhaneke’ye “Ve celle sanaüke” yi ekleyin telkinine uyuyoruz ama kafamız başka yerde gibi.
Lütfen telefonlarınızı kapatınız, telkini gibi geliyor.
Ki zaten hemen hemen her cenaze namazında bir telefon melodisi duymayan yoktur.