Sonmanşet gazetemize yazdığım yazılar, gazetenin vardığı yerlere varıyor.

Ayrıca, Gazetenin internet sitesinde de yayımlanıyor.

“Sonmanset.com.tr”de çıkan yazı, dünyanın her yerine varıyor, her yerinde erişime açık.

Ben de, internetin açtığı yollarla ayrıca yaymaya çalışıyorum.

Sosyal Medyada, WhatsApp gruplarında paylaşarak daha çok kişinin emrine açıyorum.

Yazı deyip geçmemek gerek.

Tarih yazının icadıyla başlar?

MÖ 3500 yıllarında, Mezopotamya’da yaşayan Sümerlerin icat etmesiyle.

Ondan önce geçen zamanın bilgisi, mezarlar, taşlar, eşyalar…

Sonrası yazılı belgeler.

Ya yazıyı çoğaltan matbaa, basımevi!

Onu da Alman Gutenberg 1450’de icat etmiş.

Bizde, çok gecikmeli de olsa İbrahim Müteferrika tarafından kurulmuş…

Şimdi de internet…

İnternet de bir büyük icat, bir devrim değil mi?

Söylenmeyen, dinlenmeyen türkünün, gidilmeyen sinemanın, görülmeyen, satın alınmayan resmin, okunmayan romanın, hikayenin, şiirin, gazetenin ve de köşe yazısının ne önemi, ne değeri var ki?

Şunu demeye çalışıyorum; güzel sanatların üretilmesi için tüketicisinin olması lazım.

Resim, edebiyat, mimarlık… endüstrileşmeyle, ticaretin gelişmesiyle, Rönesans’la-Yenidendoğuşla 15, 16. Yüzyılda Avrupa’da başlamış.

Sanattan anlayan, sanat eserine para verebilen burjuva-kentsoylu sınıfı ortaya çıkmış çünkü.

Bizim Malatya’nın 1970’li yıllarda yapılan üç dört katlı binaları ve onların dairelerini hatırlıyorum da…

Kiradan kurtulacağın, kafanı sokacağın iki göz bir şey olsun yeterdi…

Ne güzellik, ne estetik...

Kara beton, mozaik merdügan, mozaik taban…

Vatandaş fakir, memur fakir, öğretmen fakir, devlet fıkara.

O yıllarda, çocukluğu az geçmiş yaşımla bu binaların niye böyle kötü yapıldığını düşünür, “fakirlikten” derdim.

Güzelliğin bir maliyeti var elbette.

Günümüzde yapılan apartmanların mimarisini, güzelliğini, büyüklüğünü bir düşünün…

Kötü tarafı çok büyüklüğü; konumuz mimari olduğu için demirini, betonunu söylemiyorum.

Rönesans’tan önce Gotik mimarisi varken, sonra barok ve rokoko tarzı benimsenmiş.

Rönesans mimarları, şatafatı değil, doğallığı, sadeliği esas almışlar.

Ah! Biz de biraz sadeliği esas alsak!

Sadece mimaride değil, her şeyde…

 “İstanbul’u düşünüyorum gözlerim kapalı.” diyen Orhan Veli,

“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda

Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.” diyen Nazım’ın dizeleri gibi,  okuyana, “Ne var ya, bunun gibi ben de yazarım!” dedirtecek derecede sade olmak ne güzel.  

Tekrar yazıma döneyim.

Yazılarımı söylediğim gibi internette paylaşırken, çoğu zaman, yazının bulunduğu gazete sayfasının fotoğrafını da ekleyerek paylaşırım.  

Yazılarım, Sonmanşet Gazetesinin, manşet haberin de bulunduğu sayfada çıkar.

17 Aralık günkü yazımın olduğu gazetenin manşetinde, “ER, SÖZÜNÜN ERİ OLACAK MI?” diye soran haber vardı.

Haber şöyleydi; “Malatya Büyükşehir Belediye Başkanı Sami Er, 15 Haziran’da yaptığı bir basın açıklamasıyla, depremden etkilenen kiracılara bir müjde vermiş, ‘Kiracılar ve diğer vatandaşların taleplerini dikkate alarak 15 bin konut yapma taahhüdünde bulunduk’ kelimelerini ifade etmişti. O günden bu güne kadar geçen süre zarfında bu konuyla ilgili bir açıklama yapılmazken, Malatya’da kirada oturan vatandaşlar ise, Başkan Er’in verdiği bu sözü yerine getirip getirmeyeceğini merakla bekliyor.” denildikten sonra, devamında, üç muhtaç vatandaşımızın serzenişlerine yer verilmiş, haberin sonuna da, Başkan Sami Erin 15 Haziran tarihli o açıklaması konulmuştu.

Listemdeki arkadaşlarıma gönderdiğim yazıma ek olarak paylaştığım sayfa fotoğrafını Başkanımız Sami Er’e de atmıştım.

Sami Bey’den ertesi akşam mesaj geldi. Sayın Başkanla ayrıca telefonla da konuştuk.

Sami Bey mesajında,

“Selamünaleyküm Selahattin Bey Kardeşim, vatandaşlarımızın hiçbir endişesi olmasın. Biz yaptığımızı söyler, söylediğimizi de yaparız Allah’ın izniyle.

Sağolsunlar, habere, benim 15 Haziran tarihli o açıklamamı da koymuşlar. Açıklamamda görüldüğü gibi, ‘Hak sahiplerinin konutları yapıldıktan sonra’ diye bir ifade kullanmışım.

Hakikaten de, hak sahiplerinin konutları bittikten sonra 15 bin konutun imalatına başlayacağız.

Bunun için de çalışmalarımız devam ediyor.

Hatta şunu söyleyeyim, ben bu açıklamayı yaptıktan sonra, TOKİ’ye gittim. TOKİ Başkanı, ben kendisine daha bir şey söylemeden, ‘Başkanım, senin 15 bin konut taahhüdünü yerine getirmek için çalışmalarımıza başladık.’ diye bir ifade kullandı.” diyordu.

Gazetemin haberi de güzel.

Çünkü, vatandaşın sıkıntısını, beklentisini dikkat çekici bir şekilde sözün, taahhüdün sahibine, Malatya BŞB Başkanına kamuoyuna açık şekilde sunuyor.

Sözün sahibi de, net bir şekilde, sözüne sadık olduğunu, o haberin sonunda gazetede de yazılı olduğu gibi, hak sahiplerinin konutlarının bitmesinden sonra 15 bin konutun imalatına başlanacağını, bu hususta TOKİ Başkanlığının da, Belediye olarak kendilerinin de hazırlıklar içinde olduklarını, hak sahiplerinin konutlarının bitiminden sona işe başlanacağını, buna göre o taahhüdün yerine getirilmesinin henüz zamanı gelmediğini net bir şekilde söylüyor.

“Biz yaptığımızı söyler, söylediğimizi de yaparız Allah’ın izniyle.” diyerek de kararlılığını da özlü bir şekilde ifade ediyor.

Sami Bey’e ben de çok inanıyor, çok güveniyorum.

Mütevazi, çalışkan, deneyimli, dürüst; şovu, gösterişi olmayan biri.

Başkan vekili, meslektaşım Ramazan Ayhan’a, “Başkan ne yapıyor?” diyorum, “Bir ayağı Ankara’da. Para getirmek için gidiyor. İnşaatlar için, görüşmeye, söz almaya gidiyor.” diyor.

Şunu da belirtmeden geçmeyeyim.

Tabii depreme odaklanmak, şehri Malatya’yı ayağa kaldırmak için durmadan çalışmak can alıcı ödev, birincil görev.

Bunun yanında, trafik, temizlik, su, otobüs vb. işler de çok önemli.

Vatandaşın bam teli.

Bu işlerin birim başkanları, mutlaka görevlerinin hakkını vermeli.

Vermeli ki, Başkan Er’in de kafası, kulağı rahat ola; hedefine daha çabuk erişe.