Geçen günlerde bir film izlemiştim, adını tam olarak hatırlayamadığım filmde yol arkadaşı olan iki gençten biri diğerine “farkında mısın hep kaybediyoruz, korkarım böyle devam edip gidecek” şeklinde bir replik geçiyordu. Bizlerde tuhaf sanrılar yaşıyoruz son dönemlerde. Şehir entiljansını harmanladığımızda kaybedilenler üzerine kurulu bir seremoni çıkıyor karşımıza.

“Kazanmak-kaybetmek” ölçütlerinin dingin oranları arasında ister kabul edin, ister etmeyin artık kaybediliş yönünde bariz bir farkın oluştuğunu sizlerde muhakkak gözlemlemişsiniz.

Ekonominin gittikçe kötü hale geldiği, dış politikalardaki belirsizlik, sosyal hayat gibi alanlarda artan gerilimle beraber bir de şehrimizde verdiğimizi sosyal ve kültürel kayıp oranlarını dahil edersek Türkiye ortalamasına göre içinde bulunduğumuz şartlar daha ağır hale geldiği açık. Bazı kesimlerin izah etmekte zorlandığı şey ise nasıl olur da pragmatikte tanımlanmayan sorunlar veya göz ardı edilen total eksikliklere rağmen bunca kategoride kayıp yaşanır sorusudur.

Sanılanın aksine bu da izahı kolay bir durumdur elbet. Ve izninizle “kayıplarımızın” sadece bir kaç başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Mesela gençlerin en büyük motivasyon kaynağı sayılan şehrimiz patentli futbol takımı sürekli kaybediyor. Kümeye düştü ha düşecek. Takımın futbolcuları canını dişine takıp bir çaba gösterseler bile bu kez hakemlerin çifte standardına takılıyorlar. Gol yiyerek bir kaybediyoruz, haklarımızın bertaraf edilmesiyle birlikte kayıp oranı ikiye katlanıyor. Gerek şehrin dinamikleri açısından, gerek psikolojik üstünlük getirisi ve halkımızın moral bulduğu bir sosyal aktivite olarak gerçekten büyük bir kayıptayız.

Bir diğeri Pütürge Tepehan bölgesinde Adıyaman-Kahta topraklarını sulayacak olan Büyükçay barajı. Yine bir kayıp daha. Pütürge’nin en verimli ve kültürel miras özelliği de bulunan topraklarını böylece kaybediyoruz. Beraberinde 2000 civarı nüfusunu da. Öncelikle, bilinmesinde fayda var; Pütürge insanı ekmeğini taştan çıkaran, zor bir coğrafyada yaşama tutunmaya çalışan, bütün dönemler boyunca devletinin yanında yer almış, tarih sahnesinde meydana gelmiş tüm büyük savaşlara asker vermiş kadim bir sahadır. Barajla birlikte yok olacak köylerden Yandere (Haydaran) köyü Çanakkale savaşına sırf 28 genç şehit vermiş. Bu bölgenin kültürel dokusu en çok muhafazakar bir kitle, ayrıca güçlü bir tarihsel duygu taşır ve inançları ekseninde aidiyeti son derece güçlüdür. Adıyaman tarafından köyleri-yurtları üzerine yapılacak barajın mevcut şartlarda bölge halkı elbette mağdur ve tedirgindir ama süreç karşısında eli kolu bağlı ve çaresiz kalması; yarın öbür gün topraksız kalma tercihi karşısında tek kriter belirlemiyor. Desteklediği partiye defalarca kredi açacak kadar ideolojik tutuma sahip ilkesinden vazgeçmedikleri gibi. Yani, toprakları-yurtları-hikayeleri elden giderken dahi sırf oy verdikleri Partinin kalbi kırılmasın diyerek sineye çeken bir argüman ortaya koymaktalar. Sonuçta Malatya olarak orada da kaybediyoruz.

Başka bir diğer başlığımız en büyük gelir kaynağımız, adeta şehrin lokomotifi sayılan endüstriyel ürün kayısının elden gidiyor olmasıdır. Velhasıl onu da bile bile kaybediyoruz. Son sezonda kayısıda büyük tezgah oynandı. Öyleki toplum reaksiyonunu iyi bilen bazı figürler kendi aralarında bu tezgahı kurdu, üreticiden 28-30 TL bandında topladıkları ürünü pahalı satacaklarını bildikleri bir telkinle şu sıralar 80 TL’ye satacakları rakamları kapıya dayanmış görünüyor. Bir fiil Malatya’nın halkı, üretici, çiftçi, köylü kaybetti… Bir kaç yabancı kaynaklı sermaye baronu kazandı. Velhasıl bahsi geçen yüksek rakamların karşılığı olan ihracat pastasını Malatya halkı değil bir kaç tüccar ile İzmir kökenli üç holdingin kazandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kaybetmenin hazzı burada işte.

Siyaset sahnesinde de benzer bir düşüşü veya kaybı yaşadığımıza vurgu yapmak istiyorum. AK Parti ve Erdoğan yirmi yıldır bu kitlenin geleneksel olarak sahip olduğu; bir anlamda genetik miras olarak nesilden nesile aktardığı duyguyu en iyi temsil eden şehir olması hasebiyle Malatya’mızın siyasetçileri (ne yazık) MKYK üyeliğinin üzerinde bir profil elde edemedi. Halbuki ülkemizde Ak partiye verilen destek babında veya seçmeni olmayan kesimlere nispeten Malatya siyasetinin -bir bakanlık- hak ettiğini düşünenlerdenim. Merhum Turgut Özal’dan bu yana duraksama ve gerileme dönemi yaşayan Malatya siyasetinin sadık kitlesi göz önünde bulundurulabilirdi. Esasen bu insanlar bu anlatının bir parçası olmayı hak ediyorlar ve şehrimiz siyaset tarihçesine bir bakanlık koltuğu verilmemiş olması da son yılların diğer en büyük bir kaybıdır.

Sanırım diğer en büyük kaybımızı Turgut Özal Tıp Merkezi Araştırma Hastanesi’nde yaşadık. Türkiye standartlarının üzerinde bir sağlık kuruluşunun son yıllarda geldiği yere bakın. İlk yapıldığı dönemleri hatırlıyorum da “dünyanın ikinci en büyük hastanesi” referansıyla inşa edildi. Devamında bölgesel alanda hatırı sayılır bir sağlık kuruluşu unvanı elde etti. Son bir-iki yıldır aile hekimliği statüsüne düşmüş. Karaciğer nakli bölümünün başarı sirküleri olmazsa tamamen bir sağlık ocağı niteliğinde kabul görür. Hasta hürriyeti, insana yaklaşımı, sağlık alanı ilişkilerindeki bazı illeri düzeyde tavır vesaire sağlık geleneğine kolaylıkla uyum sağlayan bir politika seti sahibi olsa da son yıllarda dışarıya kaptırdığı beyin göçü-bilim göçü hastane prestijini kendi bünyesinde hayli imha ettiğini söylemek mümkün. En başta: Kardiyolojide Ramazan Özdemir, Hasan Hoca, Bektaş Hoca, Gastroenterolojide Murat Aladağ, Ortopedide Nurzat Elmalı, Nefrolojide İdris Şahin-Hülya Taşkapan ve Cengiz Ara… Yaprak dökümü hala devam ediyor. Bunların tamamı “Prof.” unvanına sahip Malatya için büyük hizmetler göstermiş kıymetli hocalardı ve her biri başka bir yere gitti. Turgut Özal Tıp araştırma hastanesinin şu an içinde bulunduğu düşük profili Malatya için yine etkili bir kayıptır.

Yukarıda saymış olduğum başlıklar bir şehrin ana arterlerini temsil etmekte. “Geriye ne kadı?” Şeklinde bir soru yöneltilirse ortaya çıkan tablonun verileri ile herkes ilgilenmelidir aslında. Ama biz Malatyalılar sorgulamaz, incelemez, sonuçlarla ilgilenmeyiz. Aksi olsa bu kadar çok sezimden bahsedemezdik. Pik yapan zam rotasyonlarına davullu zurnalı halay çekmek ve bu noktada toplumun tutumlarının “kazanım” kaygısı taşıyan kitlelere verdikleri mesajlar da bir ölçüde etki sağlıyor ama sosyo-politik süreçler hızlı sonuç üretemiyor ne yazık. “Halk” ile “hayat” arasındaki güven ilişkisi zaman istemiyor, sadece derinlemesine analiz edebilme yeteceği gerektiriyor o kadar. Başka hiç bir şey değil. Bence kayıplarımız üzerinde daha çok kafa yormalıyız. Gerçi kim kafa yoracak o da meçhul.