Sevgili hemşerilerim merhaba!
Malatya başka bir Malatya oldu.
Ama ruh aynı, beden aynı, yer mekan aynı.
Dalı kolu kırılmış, üstü başı, yüzü gözü değişmiş.
Olsun, bizim şehrimiz değil mi?
Doğduğumuz büyüdüğümüz yer değil mi?
Anamızın babamızın, bacımızın kardaşımızın yüzüne gözüne, eline ayağına maazallah bir şey olsa, ona sevgimiz azalacak mı?
Dün bir mevlidimiz vardı.
Çok güzel geçti.
Kıymetli hocamız, Kur’an okudu.
Güzel sesi, güzel okuyuşuyla ruhlarımızı okşadı, gözlerimizi yaşarttı.
Anlamını açıkladı, hayattan örneklerle öğütler verdi, uyarılar yaptı.
Eşimin, iyiliksever, merhametli ablasının, orada bulunanların geçmişlerinin ruhu için Fatiha’lar okudu, okuttu, dualar yaptı, kalpten ‘Amin‘ dediğimiz.
Biz aslında Süleyman Çelebi’nin Mevlid’inin okunmasını istiyorduk.
Hoca arkadaşım,
-Ben hiç Mevlit okumadım. Okunması taraftarı da değilim dedi.
-Mevlit okunurken dinleyenler, Allah sevgisiyle, Peygamber sevgisiyle dolup taşıyor, dinimizi dolu dolu yaşıyor dedim.
-Peygamberimizin doğumunu anlatan bir eseri, bir ölümde niye okuyalım? dedi. Aklıma yattı.
-Tamam hocam dedim.
Sonradan biraz araştırdım.
Mevlit sözcüğü, ‘Doğum’ anlamındaymış.
Müellifi, yazanı Süleyman Çelebi, 1. Murat’ın veziri Ahmet Paşanın oğluymuş.
1351’de Bursa’da doğmuş; ilim, alim ortamında yetişmiş.
Peygamberimizin, doğumunu, hayatının bazı bölümlerini ve vefatını anlatan ünlü eserini büyük bir sevgiyle, derin bir sanatla ve Anadolu Türkçesiyle yazmış.
Huşuyla, coşkuyla dinlediğim muhteşem eserin hepimizin belleğine kazınmış 768 beyitten bazılarını buraya alayım:
Allah adın zikredelim evvela
Vacib oldu cümle işte her kula
Allah adın her kim ol evvel ana
Her işi asar eder Allah ana.
(…)
Hakk Teala rahmet eyleye ana
Kim beni ol bir dua ile ana
Her kim diler bu duada buluna
Fatiha ihsan ede ben kuluna
…
Amine hatun Muhammed annesi
Ol sedeften doğdu ol dür danesi
Çünkü Abdullah’dan oldu hamile
Vakt erişdi hefte vü eyyam ile
…
Gökler açıldı yok oldu karanlık
Üç melek gördüm elinde üç ışık
Biri doğu biri batıda onun
Biri damında dikildi Kabe’nin
İndiler gökten melekler saf saf
Kabe gibi kıldılar evim tavaf…
Ben, Mevlidi Şerifin ‘Mevlit’lerde okunmasına devam edilmesini isterim.
Kur’an Kerim camilerimizde, taziye yerlerimizde dolu dolu okunuyor.
Mevlidin Türk Toplumunun hayatında özel bir yeri var.
Onun coşkusu, altı yüz senelik etkisi sürdürülmelidir derim.
Evet, bizim, dünden için Kırk Mevlidimiz olacaktı ama bir Mevlit Salonu yoktu.
Bizim, rahmetlinin çevresine uygun olacak ne kadar yer varsa oradaki salonlara baktım.
Birkaç tanesi yıkılmış, birkaç tanesi de hasardan veya işsizlikten kapanmıştı.
Bir arkadaşımın lokantası aklıma geldi.
Sağolsun, bizi kırmadı, yerini açtı da görevimizi eda ettik.
Bakın, deprem sadece, konutları, işyerlerini yıkmakla kalmadı, özellikli yerleri, camileri, okulları, mevlit, düğün salonlarını, hamamları, tarihi eserleri, hayvan barınaklarını, alt yapı sistemlerini, demir yollarını, spor tesislerini, otelleri, hükümet binalarını, işhanlarını da yıktı.
Malatya’da bulunan bin caminin üçte biri kullanılamaz durumdaymış.
Ellisi kendiliğinden yıkılmış, gerisi de ağır veya orta hasardan yıktırılacak.
Deprem, Malatya merkez ilçelerde, Doğanşehir’de, Akçadağ’da çok büyük yıkım yaptı.
Buna merkezler adeta camisiz kaldı.
Ayrıca sadece minaresi yıkılan veya camisini yıkılmayla tehdit eden minare de çok.
Çok gezdim, camisiz minareler, minaresiz camiler gördüm.
Muhasebeciler Odası Eski Başkanı arkadaşım bana,
-Ağrıyan ayaklarımla şehir merkezinden, Sıtmapınarı’na kadar yürüdüm, cuma namazı kılacak cami bulamadım. Ve Cuma namazını kılamadım. Şimdi benim günahım ne olacak? demişti.
Evet dertlerimiz çok, dermanımız da o kadar çok olmalı.
Aşık İhsani’nin, 1971 Darbesi sonraları için yazdığı, “Dertleri çok, dermanı yok, bahtı kara Türkiye’m.” dizesi aklıma geldi.
Allah, bu “derman olma” hususunda canla başla çalışanlarımıza güç kuvvet vere inşallah…