Geri kalma sebeplerimizin devletin kutsal olduğu şeklindeki bir görüşe dayandırılması ya da kabahatin mensubu olmakla gurur duyduğumuz dinimizle ilgilendirilmesi veya Batılılaşmanın suçlu olduğunun söylenmesisiyasi açıklamalara dayanmaktadır.
AVRUPA NEDEN BİZİ GEÇTİ?
Geri kalma sebeplerimizin devletin kutsal olduğu şeklindeki bir görüşe dayandırılması ya da kabahatin mensubu olmakla gurur duyduğumuz dinimizle ilgilendirilmesi veya Batılılaşmanın suçlu olduğunun söylenmesi siyasi açıklamalara dayanmaktadır. Halbuki, bizim Avrupalılara göre geri kalma sebeplerimiz siyasi bir görüşle açıklanamaz.
Aslında konu son derecede açıktır: Osmanlı Devleti tarım ülkesi olarak kalmış, Avrupa ise sanayileşmiştir. Osmanlılar gerilememiş, Avrupalılar ileri gitmişlerdir.
Avrupa devletleri sanayi devrimini yaşmışlar, finansal yapıları borçlanmaya imkân verecek şekilde gelişmiş, orduları mobilize olmuş ve gelişen burjuva askeri yatırımlar da yapmıştı.
Avrupalılar toplarıyla ve tüfekleriyle ülkeleri tehdit ve bazen de işgal ederek yeni pazarlar bulmuşlardır. Avrupalılar talep fazlası ürünlerini siyasi ve askeri baskılarla gelişmekte olan ülkelere satmışlar veya karşılığında hammadde almışlardı.
Karşılaştırmamızı çok önemli üç alanda yapacağız: Kültür, Ekonomik Gelişme ve Kurumsal Yapılar.
Avrupalılar baştan beri diğer milletlerden üstün olduklarına dair tezi savunurlar. Necip Fazıl’ın ifadesiyle, Avrupalılar eski Yunan’dan beri bizi hep “barbar” olarak görmüşlerdir. Cemil Meriç’in de bu konuda söyledikleri var: “Bütün camileri yıksak, bütün Kuran’ları yaksak yine de Avrupalının gözünde düşman bir yığınız”.
Karl Marx bile, Engels’le yaptığı yazışmalarda Hindistan’ın yağmalanmasını yer altı ve yer üstü kaynaklarından faydalanmak için değil de, medeniyet götürmek için olduğunu söyler.
Avrupa’nın kültürel gelişmesinde Protestan Ahlakı’nın kapitalist bir toplumu oluşturacak kültürel ortamı yaratmayı başardığını söyleyebiliriz. “Protestanlık kapitalizmi doğurmamış, sadece güçlendirmiş ve şekillendirmiştir (Emrah Safa Gürkan)”.
“Pazarlık Sünnettir” anlayışı İslam’ın ticaret ve parayla hiçbir sorunu olmadığını göstermektedir. Hıristiyanlığın aksine, İslam insanların toplumsal yaşama katılmasını ister. Açıkçası, Müslüman toplumların Avrupa’ya göre geri kalmalarında İslam’ın hiçbir katkısı olamaz.
Ancak, Osmanlı toplumunun kapitalist sisteme uygun olmadığını ve ekonomik rasyonel bireyin oluşumuna mani olduğunu söyleyebiliriz. Osmanlı esnafı kar amacıyla değil, nizam ve ahengi korumak amacıyla toplumda vardır.
Osmanlı toplumundaki ahlak anlayışı sermaye birikimine izin vermemektedir. Osmanlı yöneticisinin amacı, üretici yerine tüketiciyi korumakve pazardaki mal miktarını bollaştırmaktır. Osmanlıda ithalat kapitülasyonlarla desteklenmiş, buna karşın ihracata yüksek vergiler konularak önlenmiştir.
Özetlenirse, Osmanlıda ekonomiyi korumak amacıyla hareket edilmektedir, üretim ve tüketim baskı altındadır ve fiyatı pazar belirlememektedir.
Devleti Aliyye’nin Avrupa’ya karşı neden geri kaldığı sorusunun cevabını eskide arayanlar, yeniliğe kapılarını kapatmayan Avrupalılar karşısında yenilgiye uğramışlardır.
Ünlü tarihçi Bernart Levis’e göre, sorun İslam’ın özünde değil, Müslümanların algılarındaki katılık ve kemikleşmedir (Batı ile ilgili gelişmelerin gözler önüne sürülmesi, sanırım geri kalmışlığın faturasının İslam’a kesilmesini kolaylaştırmıştır).
Osmanlı’da insanların farklı fikirlere sahip olmasının pek de hoş karşılanmadığını görüyoruz. İnsanlar bir tartışma ortamında konuşamadıkları için, fikirlerin gelişmesine ve egemen kültüre bir seçenek olma gücünden yoksun kalmaktadırlar.
Avrupa emperyalizminin dünyaya her türlü eziyeti yaptığı bir dönemde, sorunu kültürel faktörlerde arayanların varlığı şaşırtıcıdır.
Gelelim ekonomiye…
Wallerstein ekonomik bölgeleri 3’e ayırmaktadır: Merkez, Yarı-çevre ve Çevre. Emeğin karşılığının nasıl verildiği ise, ülkelerin bu 3 ayırımdan hangisine girdiğini gösterecektir. Merkezlerde ekonomik gelişme güçlü merkezi hükümetlere imkân verirken, çevre bölgelerde hükümetler güçsüz kalmışlardır. Böylelikle, merkez devletler diğerlerine siyasi ve askeri baskı kurmuşlardır.
Avrupalılar, özellikle İngiltere Amerika’nın yeni keşfedilmesi ve kömür yataklarının yakın olması sebepleriyle Sanayi Devrimi’ni gerçekleştirmiştirler.
Bu dönemde Osmanlı çevre devletler arasında yer almıştır.
Kurumlara bakacak olursak…
Orta çağ Avrupa’sında Osmanlı’nın aksine tüzel kişilikler, hissedarlar ve bankalar gelişmiştir. Ayrıca, Osmanlı’da insanların yönetimin dışında görüş belirtmeleri cezalandırılmaktaydı.
Kalkınmayı başarmış ülkelerde, siyasi ve ekonomik kurumlar toplumun büyük çoğunluğunu ekonomiye dahil etme gayreti içerisindedirler.
Bir de, kurumsal ülkelerde kredi bulmak ve hukuk devleti sınırları içerisinde iş yapmak kolaydır.
Halbuki Osmanlı yöneticileri genellikle ranttan beslenen askeri veya bürokrat elitlerdir. Osmanlı’da tüccarlar da vardı ama onların etkileri kısıtlıydı.
Avrupalıların fersah fersah ilerlemelerinin ve Osmanlı Devleti’nin geri kalmasının zayıf sultanlara, yeniçerilere ve dinin sırtına yüklenemeyeceğini açıkça söylemeliyiz.