Ben yazının duygusu olduğuna inanıyorum. Her yazılan paragrafın farklı duygular taşımasına inanıyorum. Ruh halini belki konuşarak anlatamayabilirsin ama yazarak, vermemek istediğin o ruh halini okuyana yansıtırsın. Bunu bilerek yapanlardan bahsetmiyorum. Tamamen yazı dilinin dekoderi ile alakalı…

Benim için kısa yazı yani makale bir yarış arabasının tek başına pistte tur atması gibidir. Önce sert ya da uygun bir kalkış yapar. Start düzlüğünü iyi değerlendirir. Bir, iki, üç, dört, beş ve altı… Adım adım son hıza kavuşur o düzlükte… İlk virajda seri bi şekilde, beş, dört, üç, iki ve virajı bitirdikten sonra tekrar hızlanmaya başlar. Her sektör ayrı ayrı ölçülür. İzleyenler açısından her sektördeki tur hızı farklıdır. Kimi düzlükteki son hızı görmek ister. Kimisi de viraja girilen hızı, G (ci) kuvvetini tatmak ister.

Siz, giriş, gelişme ve sonuç bölümü diyebilirsiniz tabii…

Ama ben sadece aynı vitesle yazılan yazıları okurken zevk almıyorum. Sıfır duyguyla yazılan yazılar gibi geliyor bana… Bir insanın 24 saatini kaydedin ve izleyin. Her hangi bir insanın… On sinirlenme, yirmi tehlikeli hareket, otuz tane faul, üç şike girişimi, dört fırça, beş kötü düşünceyle karşılaşacağın kesindir. Karşıdan karşıya geçerken dahi üç tane duyguyla geçiyorsun. Sahilde yürüdüğünü farz et. Güneşlenen insanlara göz ucuyla baktın diyelim, sonra çocukların aptallıklarını gördüğünü varsayalım. Teknenin arkasına takılmış, adrenalin ayağına ölme tehlikesi geçirenleri görmemen imkânsız. Normal bir beyin, bu tür durumlarda, üç kınama, iki gevşeme, bir halsizlik hissi verir.

Dünyanın en tekdüze yaşayan insanı dahi olsanız, o sahilde başınız yere bakarak yürüseniz dahi kumdan nasıl cam yapılıyor, diye düşünürsünüz. Sonra gidip internette “Paşabahçe” nin kuruluşuna bakarsınız. İşi ilerletip, bir takım bardak niye 12 adet, diye insanların beynini şişirirsiniz.

Koca koca Başyazarlar var mesela… Eskiden insanlarla üçüncü çoğul şahıs gibi yazanlar vardı. Sanki gün ortası haberlerini izliyormuşsun havası vardı. İnternet yoktu, insanlar habere açtı ve bu tür yazı yazmak Başyazarlık emaresiydi o zamanlar… Şimdi de var. Bu tür bir yazı okuduğum zaman, Mario oyununu oynuyormuş hissi veriyor bana…

Köşeler çok değişti ve köşecileri okuyanlar da çok değişti. Farkına varılmak için farkındalığının olması gerekir. Sübjektif bakıp objektif yazmak gerekir. Kalemini bir “kara kalem” gibi kullanmak, yani bir üstünlük olarak görmek eski yüzyılın görüşüdür. Partizanlık, bir köşe yazarının işi değildir. Köşenin amacı da bu değildir. Ve bir gün bu kara kalemler pirim yapmayacaktır bu memlekette! Bir gün…