Eskiden gelen bir alışkanlığımız var ve bu alışkanlıklarımızı kolay kolay terk edemiyoruz.
Çoğu muhafaza etmemiz gereken şeyi çabuk terk ederken bazı durumlar sürekli hafızamızda güncel kalıyor.
Mesela“Satmak” ile ilgili o kadar çok olumsuz düşüncemiz var ki bu “düşünce” aslında geriden geliyor.
Sanki beynimize kodlanmış gibi…
Şu lafı herkes duymuştur:
“Gerekirse limon dahi satarım!”
Satmak fiilinin eylemsel halini belirtirken olumsuz takısı yerleştirmenin genetiksel olduğunu düşünüyorum.
Bu genetiksel durumun tarihsel yönüne baktığın zaman bu topraklarda “satmanın” pek de iyi bi şey olmadığını görürsün.
Yedi yüz yıl hüküm sürmüş Osmanlı İmparatorluğu’nun ticareti Gayrimüslimlere bırakmasını derin derin konuşabiliriz ama “satış” olayını kurumsallaştırmanın pek de iyi olmadığını anlarız o konuşmalarımızda…
Yıllar önce TGRT’de önemli bir zatın hayatını anlatan bir film izlemiştim. O zat çok zengin bir ailenin oğluydu ve gençlik yıllarında hocası kendisine çarşıda elma satmasını söylemişti. Filmde zengin bir ailenin çocuğunun çarşıda elma satması olayı çevresi tarafından çok garipsenmesine rağmen hocasının bu isteğinin temelinde “kibirden arınma” olarak aktarılıyordu.
Aslında anlatılmak istenen duygu tabii ki başkaydı ama “satmak” başlığı altında baktığın zaman “olumsuzluk” düşüncesini fark ediyorsun.
Son bir örnek daha vereyim…
Yine yıllar önce belki de 15 yıl önce Gazi Parkı’ında demli çaylarımızı yudumlarken on iki veya on üç yaşlarında bir kız çocuğunun bizim masaya gelip peçete satma girişimini o ortamdaki çoğu insan kulak kesilmişti. Garipsemişti sorduğum soruları…
“Bu peçeteyi niye almalıyım?” diye sorduğumda küçük kıza…
“Allah rızası için abi, durumum çok kötü…” cevabını almıştım.
“Bu peçeteleri nereden alıyorsun?” dediğimde…
“Abi durumumuz çok kötü, bi abiden alıyorum” dediğinde, “Tamam anladım ama kaça alıyorsun?” dedim.
“Abi 250 bine alıyorum” deyince kaça satıyorsun sorusuna ise “300 bin” cevabı almıştım.
“Her peçetede 50 bin kazanıyorsun niye olaya dilenmeyi katıyorsun? Peçeteni satmak için başka kurallar bul” dedim ve yanıma oturttum.
Yirmi dakika anlattım ve tekrar masaları gezip bu şekilde satarsan masada beş kişiyiz ve beş tane alacağımı söyledim.
Söyleyeceği cümleyi ezberlettirdim…
Neredeyse çoğunu satmıştı yanımıza geldiğinde ama çok sonra tekrar o kızı gördüğümde dilenmeye devam ediyordu.
Çünkü aslında “satmak” dilenmekten dahi kötü algılanıyordu. En azından beyinlerimizdeki dillendirmediğimiz algı bu şekilde maalesef. O dilenen kız çocuğu ile konuşurken yanımdakiler dâhil çoğu kişi beni garipsemişti.
Sadece ticaret yaparak çok zengin olmuş figürlere bakış açımız bu yüzdendir. Çünkü “satmanın” olumsuzluğu ile beraber sadece doğru işler yapılarak bu kadar para kazanılmaz duygusu bu toprakların düşüncesidir.
Malatya’da her yıl 100 bin ton kuru kayısı piyasaya çıkıyor, kaçı bunu satıyor?
Kaçı ürettiği malı doğru satabiliyor?
Neredeyse “pazarlık” etmeden sanki bir lütufmuş gibi yapılan emeğin değerine bakılmadan “alışlar” yapılıyor maalesef.
Bu konu bağlanacak gibi durmuyor, en iyisi bir yazı daha yazayım.