Her ne kadar günümüzde sayıları bir hayli azalmış olsa da; ortaya bir şeyler koymuş, yaşamın farkında olarak bir şeyler üretmiş gerçek sanatçılar unutulmayacaklar. Yüzyıllar geçse dahi birileri ortaya çıkan eserlere bakacak, o günün tarihine göre yorumlayacak ve yazılanlar, çizilenler ortaya koyulan resimler tekrar canlanacak.

Hikâyeleriyle Sait Faik, şiirleriyle Nazım Hikmet, romanlarıyla Yaşar Kemal, resimleriyle Abidin Dino, fotoğraflarıyla Ara Güler, filmleriyle Nuri Bilge Ceylan ve daha niceleri, unutulmayacak. Ortaya çıkardıkları harikulade eserlerle, biz var oldukça onlar da var olacak.

Bugün sefa süren siyasiler unutulup gidecek. Koltuk sevdaları, iftiraları, yalanları, ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı nefret dilleri yok olup gidecek. Fakat gerçek sanatçıların şiirsel dilleri ve eserleri bizimle kalacak.

Konu ile ilgili bir rivayet var; Nazım Hikmet’in Bursa Cezaevi günlerinde geçen. Nazım Hikmet’in de Bursa Cezaevinde yattığı zamanlar. Hikâyeye göre Adalet Bakanlığından cezaevine bir müfettiş geliyor. Bursa Cezaevini denetledikten sonra o zamanki müdüre, “Nazım da burada yatıyormuş, çağır görelim şu meşhur Nazım nasıl biridir” diyor. Nazım apar topar odaya getiriliyor. Müfettiş koltuğa yayılmış Nazım’ı süzerken, “Demek Nazım sensin” diyor ve “tamam gidebilirsiniz” diyor.

Nazım tam kapıdan çıkarken duraklıyor ve müfettişe, “Ömer Hayyam adını duydunuz mu?” diye soruyor. Müfettiş yine kibirli bir sesle, “Kim bilmez Hayyam’ı” diye cevaplıyor. Nazım Hikmet, “Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi?” diye soruyor bu defa. Müfettiş şaşırıyor tabii, duraksıyor. “İşte sanatçıyı biliyorsunuz ama hükümdarı bilmiyorsunuz. Yıllar sonra beni dünya anımsayacak ama dönemin adalet bakanını ve sizi kimse hatırlamayacak” diyor.

Peki, o müfettiş ve o dönemin adalet bakanı kimdi biliyor musunuz? Ben de bilmiyorum çünkü unutuldular. Bütün kibirli siyasiler gibi unutuldular. Eserleriyle ve söylemleriyle Ömer Hayyam ve Nazım Hikmet kaldı geriye. Bu unutulmaz sanatçılar ve onlar gibi niceleri kaldı bizimle.