Tabuta girmiş fikirlerin sahipleri ruhları çekilmiş bedenler gibidir.
Öldüklerinin farkında değillerdir.
Başkasının cenaze namazını kıldıklarını zannederler.
O tabutun altına girmiş olduğunu ve omuz verdiğini zannederler.
Abdestlerini almışlardır...
Cenaze namazına durmak için yerini almışlardır.
Aslında çok telaşlı bir halleri vardır ve "helal olsun" demek için sabırsızdırlar.
Daha çok yapacak iş var, bitse de gitsek, modundalardır.
Defin işlemine katılırlar ve hatta o iki metrelik çukura iki kürek toprak atarlar.
Herkes dağılmaya başlar...
Teker teker gitmeye başlarlar...
Herkeste bi acelecilik vardır ama ölü fikirlerin sahipleri gidemezler.
Gitmek isterler ama nafile...
Bağırırlar...
Kimse duymaz.
Tekrar bağırırlar...
Yine kimse duymaz.
En sonunda anlarlar ama iş işten geçmiştir.
Fikri sabit kimselerin değişimi "ölüm" ile olur.
Hiç kimse değiştiğini anlamaz.
Öldüğünü anladığı an belki haykırmak ister ama kimse duyamaz.
Melekler dışında...
ÖLÜM
Aynı odada iki kanserli hastanın yaşadıklarını anlatan çok etkili bir film izlemiştim kaç yıl önce. İki hastaya da altı ay ömür biçilmişti. Biri çok zengin diğeri ise fakir bir kanser hastasıydı. Zengin olan, fakir oda arkadaşına bir teklifte bulunur. "Yaşama ihtimalimizin çok düşük olduğunu ve altı ay boyunca hastane köşelerinde kalacağımıza başka bi şeyler yapalım" der.
Fakir olan sorar: " Ne yapalım?" Ben değil sen yapacaksın, der. Ve devam eder...
"Yapamadığın yirmi şeyi şu kâğıda yaz. Altı ayımız senin o yapmak istediğin her neyse, onla geçirelim" Ölümüne altı ay kala yapılacakların listesini yapmak kolay gözükse de zordur. Süre aslında çok kısadır. Fakat yarınımızdan dahi bir kesinliğimiz yokken çok şey kaçırıyoruz gibi...
Saygı bekleyene...
Sevgi bekleyene...
Şefkat bekleyene...
Merhamet bekleyene...
Affedilmeyi bekleyene...
Kısacası "hayat" dediğimiz olgu hiç bitmeyecekmiş gibi bizi sürekli bir şeyleri ertelemek için uğraştırıyor. Erteliyoruz "insani" olan yönümüzü...
Cümleyi bitirmiyoruz ve sürekli üç nokta koyuyoruz hayatımıza...