Yusuf Atılgan’ın 1959 yılında yayımladığı Aylak Adam, Türk edebiyatının en sıra dışı karakterlerinden birini okuyucuyla buluşturur: “C.” O, ne sıradan bir adamdır ne de alışılmış bir hikâyenin kahramanı. Onun adı bile yoktur; sadece bir harf ile temsil edilir. Bu isim bile yetersizdir, çünkü o aslında ne bir “adam” olmak ister ne de bir yere “ait” olmak.
Hayatla arasındaki mesafe, onu diğer insanlardan ayırır, tıpkı herkesin tutunduğu değerlere karşı duyduğu soğukluk gibi.
C., alışılmışın dışında bir karakterdir. Bir şeylere karşı durmanın, bir şeylere karşı çıkmanın, bir düzene boyun eğmemenin canlı örneğidir. O, sıradanlığı ve tekdüzeliği reddeder; öyle ki, toplumun koyduğu kurallara, ahlaki normlara, kimsenin sorgulamadığı alışkanlıklara yabancılaşmış bir yaşam sürer. Toplumun herkes için biçtiği roller, C.’nin kendini kaybettiği bir oyun gibidir.
O, bu oyunları oynamak yerine, kendini bulmanın ve anlamlı bir yaşamın peşindedir. Ancak bu arayışta tutunacak bir dal bulamaz, çünkü tutunacak her şey ona sahte, yüzeysel gelir.
Atılgan’ın deyişiyle, "tramvaylardaki tutamaklar" gibidir değerler; herkes kendine uygun bir tutamağı bulur ve ona sıkı sıkıya sarılır. Ama C. bu tutamakların hiçbirine sarılmaz, aksine hepsinin sahte olduğunu düşünür.
Ne zenginliğe, ne bir mesleğe, ne bir ilişkiye tutunabilir. Bu nedenle de hem yalnız hem de sürekli arayış içindedir. C.’nin dünyası bir tür boşluktur, ama bu boşluk da ona sahici gelir.
Yaşamın sunduğu değerlerin arkasındaki boşluğu görüp yine de o boşluğu dolduracak bir anlam arayan C., aslında modern insanın trajedisini yansıtır. Ancak C.’nin arayışı aynı zamanda trajik bir yalnızlığı da beraberinde getirir.
Aylak Adam, herkesin tutunduğu değerlere karşı duran, sıradanlığı reddeden, ama kendi yolunu bulmakta zorlanan bir adamın hikâyesi olarak, okuyucuyu düşünmeye, sorgulamaya ve belki de kendi tutamaklarını yeniden gözden geçirmeye yönlendirir. Çünkü belki de hepimiz, sallantılı ve korkuluksuz bir köprüde yürüyoruz; fakat hangimiz gerçekten “tutunmadan” yürüyebiliriz?