Bir yolcuydu babam. Gözlerinde kardeş gölgesi bekleyen hasreti görebilirdiniz. Kendi köyünü taşına kadar sever. ANCAR onun yüreğinde koca bir yuvadır.

Evin ilk oğlu olarak aşağı köyde dünyaya gelir. Dağlarda koyun kuzu peşinde gezer, ardın sıra gelen kardeşlerini bir baba şefkatiyle sever, onca yoklukta bir kazanç eder, babasına dayanak olur.

Anasına boynu bükük kul olur.

Dededen kalan tarla yoktur, hayvancılık da zayıflayınca şehre dayılarının yanına varır. Yol yorgunu, düşer yüreğine hasretlik. Yokluktan kaçıp gurbete sığınmak kolay değildir. Şehir beton kaldırımlarıyla karşılar her köylüyü.

Her köylü yaşar şehirlerde yaşamasına da bir daha hiç eskisi kadar mutlu olamaz ama ailesi çocukları için dayanır da dayanır.

Kardeşlerini tek tek yanına alır ve köydeki komşularına kadar hep evinde kalır, onlara gölgesinin yeteceği kadar aşını paylaşır. “Gardaş şehre geldik ke kendimizi hala yitirmedik, biz yine aynı adamız. Şehrin tozu dumanı çok olur fakat ilişemez yüreğimize.”

Bir mücadeledir başlar. Kışın zor aylarında işsiz geçirilen karanlık günlerde yuvasına bir ekmek alamayınca bu sefer daha uzak gurbetlere çıkar. Yine yüreğinde evi, çocukları ve kardeşleri vardır. Yıllarını gurbetten geçirip bayram sabahlarında sürpriz yapıp eve geldiğinde çocuklarına en güzel hediyeyi getirirdi. Kocaman baba yüreği, omuzlarında evladı için akmış baba teri ne güzel kokardı.

Onu bir tek yokluk yıkardı. Her şartta iyileri sever, kardeşleri ve çocukları için yaşardı. Yokluk yılları başlayınca ve ihtiyarlık ayağına dolanır iken tek tek herkes onu yalnızlığa bıraktı. Şimdi vatanındaydı, sılada gurbeti yaşamaya başladı, artık parası yoktu. Kardeşleri ve evladı büyümüştü ara işlerinde sigortayı da düşünmemişti. Onun hayalinde ana babası ve onların emaneti gardaş bacıları vardı. Hele de evlatları için bin güzelliği hibe ederdi

Ancar’ın dağ yamaçlarında hayalle büyüyen dağlara sığmayan çocuk şimdi şehrin beton duvarlarına yoksullukla hapsedilmiş gibiydi. O kocaman ailesine gölge olduğu günler gitmiş, parayla birlikte akrabalarını da kaybetmişti. Herkesin para gözlükleriyle baktığı bu dünya onun değildi. Onun dünyası yüreğiyle kardeşlerine baba olduğu dünyaydı. Yürüyüşünü izlerken yüreğinin titremesiyle sarsılan GÜLİSTAN’IN MEMET artık bir daha yüreğiyle kimseye bakamayacaktı. Üzerine titrediği sevdiklerini şehir yutmuştu. Üstelik buna gören de yoktu. Herkeste bir vurdumduymazlık vardı ki yokluktan bile acıydı. Herkesin yüreğinde sevgi gitmiş, yerine parayı tartan terazi gelmişti.

“Yoklukta şu gurbeti sizin için göze aldım da ihtiyarlık yakama yapışınca sizi daha iyi anladım. Ama pişman değilim ben HAK’kın yarattığı en güzel şeye sevgi için gurbeti yaşadım. Siz ne için yaşıyorsunuz umurumda değil artık.”

Yine döndü köyüne, elde ayakta düşen ana ve babasına kol kanat olmak için çocuklarını şehirde bırakıp geri kalan ömrünü ana babasına köle etmek için kendi vatanına, doğduğu topraklara, evlat hasretini göze alarak yürüdü. Çünkü bütün kardeşleri anne ve babalarını terk etmişti. Sanki tek evlat oydu, tek insan, tek yürek, yalnız kurttu o. Bildiği yolun en iyi yürüyeni en iyi neferiydi kimseler o kadar önemsemese de her şey HAK içinse ailesini çok sevse de gurbeti bile göze alırdı. Yunus gibi ailesine eğri düşünceyi bile taşımadı. Heybesi fukaraydı ama yüreği engin denizler kadar zengindi. Şimdi yolunuz Ancar Köyü’ne düşerse uğrayın. Yürekten demlenen bir çay deminde, hoş, temiz sohbetiyle Üveys-i bir kalp sizi karşılayacaktır. Ha bir de yüreğinizdeki teraziyi atmayı unutmayın…