Saat yedi buçukta çalardı Malatya Atatürk Ortaokulu’nun zili.
Saat yedi buçukta çalardı Malatya Atatürk Ortaokulu’nun zili.
Kış sabahının soğuğunda, altıda kalkar, kahvaltı yapar, içi dışı buz gibi Dilek dolmuşuna binerdik.
Naim usta, kırmızı, Thames marka minibüsünü mecburi erkencilerle kısa zamanda doldurur, yola revan olurdu.
Ortaokul olmadığı için şehirde okuyan bir kaç öğrenci dışında yolcuların diğeri yetişkindi.
Biz çocuklar, ya ayaktaydık, ya da şoför mahallinin arkasına eklenen yerde, ters yönde oturtulurduk.
‘Dolmuş’ olarak köy merkezinden kalkan minibüs, yol boyunda bekleyen sekiz, on kişiyi daha alırdı.
Yolda alınan birkaç yolcu yerleştirildikten sonra, “Daha kimseyi alamaz” kanaatiyle devam ederken, bu sözü birkaç kez daha güncelleyecek sayıda durulur, yolcu alınırdı.
Yolda yolcu gören Naim usta durur, gelir içeriye bir göz atar, “Sen yana dön, sen biraz öne çık, yanaşın!” der, yer açar.
Çocuklara, kapının önünü gösterip, “Sen gel buraya çömel!” der.
Yolcular bu duruş ve kalkışlardan çok rahatsızlık duyarken, binenler ayakları yerden kesildiği için mutlu olurlardı.
Boztepe’ye (sonradan Yeşiltepe) gelir, şehire yaklaşınca durur, kapıyı açar, “Paralar, bozulmasın aralar!” der, ücretleri toplardı.
Bizle göz göze gelince de, “Haa! Siz cızığçısınız” derdi.
Defterdeki ismimiz karşısına bir işaret atardı.
Nur içinde yatsın babam beni ve kardeşimi abone yapmıştı.
Böyle et et üstüne olunan seferlerde, trafik polisine yakalanmamak için, dolmuş son durağa tali, yollardan giderdi.
Şehir merkezine girilince ayakta duranları çömeltir, başlarını eğdirirdi.
Köye dönüş seferleri de genellikle böyle olurdu.
Dönüşlerde, yazsa, şehri geçip, Boztepe’ye varınca, durur ayaktaki yolculara, dolmuşun üstüne çıkmalarını önerirdi.
İçeride bunalan yolculardan da seslenip talep edenler olurdu.
Özellikle gençler, yerleri iyi olsa da, macera olsun diye dolmuşun üstüne çıkarlar, hızın boşalttığı alanları dolduran hava hareketlerinin, bir başka deyişle rüzgarın esintisine bırakırlardı bedenlerini.
Arkadaki merdivene tutunup, yani arkaya asılıp gidenler bile olurdu.
Naim usta çok sıkışık durumlarda, şoför mahallindeki koltuğa ve motorun üstüne iki, üç kişiyi oturttuktan son kendi koltuğunun soluna da bir kişiyi alırdı.
Trafik polisleri dolmuşların bu dolduruşlarını bildiklerinden, bazen tali yolda, Çavuşoğlu, Çarmuzu tarafında konuşlanıp önlerini keserler, ceza yazarlardı.
Bu ceza bütün mutluluğunu alır götürürdü Rahmetli Naim Ustanın.
Daha çok kış Ramazanlarının akşam son seferlerinde, dolmuş, İstasyon Virajındaki benzinlikte durur, deposunu doldururdu.
Bu duruşlarda benim için zaman geçmek bilmezdi.
Köylülerimiz de aşağı inerler, benzinlikte bulunan küçük dükkandan somun ekmek ve ufak tefek alırlardı.
Nefsim düşerdi o mis kokulu somunlara…
Babamın şehirden gelişlerinde, iki şey için onu karşılamaya koşardık zaten:
Biri somun ekmeği, biri de ceketinin, paltosunun dış cebindeki Milliyet Gazetesiydi.
İkisini de kapardık.
Gazetenin o yıllarda arkasında olan spor sayfasını açar üzerine eğilip okumaya başlardık.
Babam çok defa, “Oğlum birinci sayfaya bakmadan oraya geçmeyin” derdi bize.
Akşam yemeğine kalmadan somunların yarısı biterdi.
O yaşlarda, şehir çocuklarının en imrendiğimiz yanı, hep somun, çarşı ekmeği yemeleriydi.
Kepeksiz undan, fabrika unundan, o zamanın deyişiyle, ‘pavruka’ unundan yapılan, dışı kahverengi, içi süt beyaz ekmeklerdi.
Biz şehirli, Niyazi Mahallesinden, Salepçi Mehmet Efendinin kızı annemizin yaptığı eşgili ekmek yerdik her daim.
Ara sıra tandır ekmeği, bilik, yufka, acil durumlarda da fetil ekmeği olabilirdi.
Komşular birbirinden, ödünç ekmek alır verirdi.
Annemizin pişirdiği ekmeğe alışkın olduğumuzdan, komşudan gelenleri yiyemezdik.
‘Parmak izi gibi’, her evin ekmeğinin, şekli, büyüklüğü küçüklüğü, inceliği kalınlığı, altı üstü, ‘deseni’ farklıydı.
Ondan olacak ki, yabancı gelirdi bize.
…
Şimdi Dilek’te liseler var.
Çift şeritli yollarında her marka otomobil, kartla binilen, içinde her giyimden kız erkek gençlerin olduğu Büyükşehir’in körüklü otobüsleri, saatleri ve durakları belli olarak gidip geliyor.
Şimdi Dilek’te sabaha karşı yanan fırınlardan, gevrek simitler, sıcacık somunlar, açık ekmekler çıkıyor…
Nasıl şükretmeyelim, nasıl kıymetini bilmeyelim…
Olur mu...