Köy yollarında ağaçların sakladığı, tarlaların şehrin benzin ve mazot havasından uzaklaştırdığı, tanımadık serserilerden uzak, hayvanların insanlarla yaşamasını belediyelerin yasaklamadığı, ince bakımsız yollar…
Ve kimi vadi kimi dağ yamacı köy ülkelerinin köy insanları… Şehrin o bıktıran kalabalık çiçek kokusundan uzak, ışıklı caddelerinde betonun boğucu soğuğuna ve apartmanların insan yutan komşuluğu yüz yüze bakmayı unutturan çocukların ağaca yamaca tırmanmasını börtü böceğe dokunmasını kısıtlayan şehir hayatı, insanlara teknoloji ve rahatlık verirken bir yandan da yozlaştırmıştır.
Şehrimize bir iki saatlik uzaklıktaki köyler; şehirden yüzyıl geride, her türlü ihtiyaca ulaşmada kısıtlıdırlar. AVM’lerin, yan yana mağazaların, kafelerin olmadığı tiyatro ve sinemanın sosyalleşme için ihtiyaç duyulmadığı köy yaşantısında ihtiyaçlar gereklilik düzeyinde kalır.
Şehir insanı, her türlü oluşumlara rahat ulaşmasıyla kendisini köy yaşantısında derbeder olarak gördüğü köylüler karşısında şanslı sayar. Peki öyle midir, günlük gazete okuma şansı az olan sinema ve tiyatro alışkanlıkları olmayan bu insanlar daha mı az görgülüler? Tabiî ki hayır. Bizler şehir hayatında asfalt yüzeye sıkıştırılmış, baktığımız çoğu yerde beton gören, toprak kokusuna hasret, dağ çiçeği ile tanışmamış insanlarız. Yaşantımız akvaryum balıklarının rahatlığı gibi belki daha az gayretle güneşten kararan bir yüzle ve toprağın çatlattığı nasır tutmuş bir elimiz olmadan rahat yaşıyoruz. Fakat hiçbir zaman bir köy çocuğu kadar hür değiliz, akvaryum balıkları gibi yaşayacak kadar suyumuz ve yiyeceğimiz var. Şehirde bizi tehdit eden hayvanlar, yılan ve akrepler yok fakat akvaryuma sıkıştırılmış hayatlarımızda daha az yer ve daha az yaşama biraz rahatlık uğruna katlanıyoruz.
Şehirde bir site parmaklıklarına hapsedilmiş yada cadde ve sokaklarda arabaların arasında top oynayan ve çoğu zaman esnaf ve komşular tarafından ‘susun, ses etmeyin gidin, başka yerde oynayın’ denen çocukların gidecek başka yerleri de olmadığından köy de hayvan sırtında inmeyen elinde çomaklarla çiğdem arayan, her bahara bin bir çiçekle uyanan ve kuzular peşinde dağ oba koşan elleri soğuktan çatlayana kadar buz üstünde kayan, ağaç dalına takılıp yırtılan gömlekleri ile köy çocukları şehir çocuklarına göre daha bahtiyar olmuşlardır. Şehrin ışıklarına bakıp aldanan köy çocukları yıllar sonra pişman olmuş ve hayatlarının en güzel arkadaşlığını yaşadığı uçurum uçlarına kadar cesaretle korkusuz ve güvenle uzandıklarında o ellerini tutan köy arkadaşları kadar bir ele asla tutunmamışlardır.
Uçurumsuz taşlarının altında akrep böcek yaşamayan ve baharın geldiğini yol kenarındaki birkaç posta ağaçlarının hüzün açan çiçeklerinden öğrenen büyümüş o köylü çocuğu hiçbir zaman köydeki kadar mutlu olmayacaktır.
Şehirlere uzanan hayatlarımızı dost akraba edinerek senenin en az birkaç gününde köy ve mezralara gitmeliyiz.
Köylüler mi, işte onlar hayatın en büyük mutluluk pastasını almış mutlu insanlardır…