Önceden Bayram dönüşleri okulda öğretmenlerimiz “Bayramınız nasıl geçti” diye sorar, bazıları da bunu kaleme almamızı isterdi. Bugün aklıma o eski günler geldi. Normalde spor yazan ve konuşan biri olarak biraz alanım dışına çıkıp, “Bayram” temalı bir şeyler yazmak istedim. Şu sıralar neredeyse 18 yaşında gençler bile “nerede o eski bayramlar” deyip duruyor. “Eski Bayram” arayanların yaş ortalaması bu kadar düşmüşken, şehirde yapılan bayram çekilmez deyip, köyümüze gittim. Hala, teyze, amca ve dayı pozisyonunda olan herkes Türkiye’nin farklı bölgelerinde bile yaşasa, “Dede, anneanne ve babaanne” gibi asıl büyükler orada olduğu için köyde buluştu bizim bayramımızda.
Bayramdan bir gün önce gitmiştim. Tabi sadece bayram için değil, biraz da uzun zamandır göremediğim topraklarımızı, bahçelerimizi ve şehirden uzak tertemiz doğayı özlediğimden gitmiştim erkenden köye. Çocukken gezdiğimiz sarp kayalıkları, biz küçükken onlar da küçük bir fidan olan ama şimdi kocaman birer meşe ağacına dönen ormanları, kayanın dibinden çıkan buz gibi kaynak sularını, neredeyse göğe uzanan 100 yıllık ceviz ağaçlarını, serin havası ile flusuz, net bembeyaz bulutları ile masmavi gökyüzünü, gecenin karanlığında elinizi uzattığınızda tutacak gibi olduğunuz yıldızları, beyaz bir çizgi halinde Samanyolu Galaksi’sini yıllar sonra görmenin mutluluğunu yaşadım.
Köyümüzde dinlenir ve gezerken, aslında ülkemizin ne kadar çok değerlere sahip olduğunu anladım. Anlattığım yer, doğa ve tarihi kültür miraslarıyla bilinen çok ünlü bir yer değil sıradan bir Anadolu köyü. Eminim sizlerin de doğup, büyüdüğü yerlerde böyle farklı güzellikler barındıran onlarca doğa harikası vardır. Bazen aradığımız şey gözümüzün önünde olur da, onu defalarca kez görmemize rağmen hala başka yerde ararız. İşte Anadolu köyleri tam da bu durumda. Bugün artık kaybettiğimiz sözü net, kendisi mert, nesli hızla tükenen insanlığın,aslında bu Anadolu köylerinde hala yaşadığını görmek gelecek adına sevindirdi beni. Teknoloji ve hızla artan arazi, inşaat, işletme ve ekonomik ranta kurban edilen şehirlerimiz mum gibi erirken, hala nefes alacak yerlerimizin yanı başımızda durduğunu görmek beni ziyadesiyle mutlu etti. Ne üşüten ne de terleten yaz havasıyla, toprağına yağmur yağdığında rahmet kokan yollarıyla, dere boyunca şehirlere inat ayakta kalan yemyeşil dokusuyla bayramı bir gün erken yaştı bana köyümüz.
Aslında iş yaşamından dolayı uzun yıllar şehirde yaşamak zorunda olanların bayramı bence doğa ile buluştukları gündür. Harika bir günün ardından son orucumuzu, Celal Başkan sayesinde köyümüzde birçok sosyal sorumluluk projesine imza atan derneğimizin verdiği ve birkaç değerli büyüğümüzün katıldığı iftar yemeğiyle uğurladık. Esma Hanım ablamız ve kızlarının hazırladığı yöresel yemekler, adeta ramazan aynının finaline uygun lezzetteydi. Ezanın okunmasına dakikalar kala sofranın genel haline baktığımda, aklıma Dünya Kupası Finali öncesi, maçın başlamasına saniyeler kala yapılan seremoni gösterilerini getirdi. Ramazan’ı bitiren son akşam ezanı okunduğunda köylülerin ardı ardına tüfek atışları eski bir Türk geleneği olan Ramazan ayını uğurlamayı da yeniden hatırlattı bana.
Ertesi gün bayramdı. Herkes köydeydi. En az 10-15 kişilik gruplar halinde gezen köylüler bir birleriyle bayramlaşıyordu. Öyle şehirdeki gibi bayramdan günler önce sipariş edilmiş, ağır yağ kokan içine hangi şekerin katıldığı belirsiz baklava ve vücudun her yerine zararlı gazlı içecekler ikram edilmiyordu. Ayranlı çorba, üzüm hoşafı, iri köfte, sütlaç, pirpirim(semizotu) cacığı ve mis gibi değirmen kokan ev baklavası veriliyordu misafirlere.