“Kulağa coşkulu gelen bir sesle, ‘sadece yazın demek istiyorum’ diyordu. ‘Sayfalar dolusu saçmalayın. Aptal olun, duygusal olun, Shelley’ i taklit edin, içinizden gelen her sese kulak verin. Dilbilgisi kurallarını, teknik ve biçimsel alanda bilinen tüm kurallarla beraber ihlal edin, dökün, devirin, kendi keşfiniz olan olmayan her türlü kelimeyi kullanın, şiirsel bir biçimde, düzyazı bir metinde, ya da elinize geldiği gibi bir çırpıda yazılan anlamsız sözlerle öfkelenin, sevinin, alay edin. Ta ki yazmayı öğrenene kadar…’ diyordu.”
Ne kadar güzel, ne kadar anlamlı, ne kadar yazmayı özendiren bir konuşma… Bu sözler, Virginia Woolf’ tan YAZARLIK DERSLERİ- Yedi Derste Yazma Sanatı kitabından…
Yazmak bence, ilahi yazılardan sonra en muhteşem buluşlardandır. Enteresandır, değişik bir haz verir yazana… İnsana, anlamlı veya anlamsız duygular katar. O yazma sürecinin sonrası çok acayiptir. O son noktayı koyduğun andan itibaren, yüzünde belirli belirsiz bir hal vardır. Bazen o kadar gevşersin ki, aynaya baksan o anda kendini tanımazsın. Tanıyamazsın o cıvık sıfatını…
Bazen de o kadar gerilirsin ki, seni tanımayan biri o an baksa yüzüne, yapacağı tek şey korkmak olur herhalde… Ortamda sanki birazdan suç işlenecek havası vardır.
İşte bu yazma süreci sonralarını iyi analiz etmek gerekir. Eksik ya da yanlış analizlerde sorunlar başlayabiliyor. Her yazan kendini haklı görür. Her fikri olan, o fikrin doğruluğuna inandığı için yazmıştır zaten. Yazmak için mi o fikri bulmuştur, o fikri bulduğu için mi yazmıştır? İkisinde de inanın fark etmez. Sadece yazmıştır…
Bir yazıya sinirlenebilirsiniz, sevinebilirsiniz hatta çok şaşırabilirsiniz... Bunlar doğal tepkilerdir. Ama bir yazının teması ne olursa olsun, o yazıyı okuyan tüm insanlara hitap etmez.
Fizik kurallarına aykırıdır.
Bir yazar, yazdığı yazıyı herkes memnun olsun ya da herkes nefret etsin bu yazıdan, diye yazmaz. Sadece fikirlerini kaleme döker.
Okuyan alıcıdır. Aldığı kadar yorumlayabilir. Hatta bir yazar, yazısının farklı insanlar tarafından farklı farklı anlamlar çıkarmasına sevinebilir. Bu da çok doğaldır.
Hıncal Uluç’un güzel bir sözü vardır. Okuyucularını üçe ayırır. Ve şöyle der: “Yazılarımı seven okur, benden nefret eden okur ve benden nefret eden okur olup sonra yazılarımı çok severek okuyan okur” diye üçe ayırır.
Okur kitlesine göre yazı yazan yazarlarda vardır elbet. Ama ben hiçbir gruba bağlı olmadan sadece objektif bir şekilde yazmaya çalışıyorum.
Bi şeyler üretirken birilerine dokunayım veya öveyim diye bir kaygım yok. Yazımı yazarım, fırından yeni çıkmış o yazıyı bir daha okurum ve gazeteye yollarım.
O kadar…