Medrese eğitiminden tasavvuf hırkasına, ordu maneviyatını yükselttiği seferlerden Limni Adası'ndaki zincirli sürgün günlerine kadar her anı adeta bir romanı andıran ulu mutasavvıf, geride bıraktığı on ciltten fazla eserle vefatının üzerinden asırlar geçse de hâlâ Anadolu irfanını aydınlatmaya devam ediyor.
MALATYA’DAN MISIR’A UZANAN İLİM YOLCULUĞU
Osmanlı düşünce ve edebiyat dünyasının en özgün simalarından biri olan Niyâzî-i Mısrî, 9 Mart 1618 tarihinde Malatya’nın Aspozi (günümüzdeki adı Soğanlı) kasabasında dünyaya geldi. Asıl adı Mehmed olan bu dahi çocuğun babası, yörenin ileri gelenlerinden Nakşibendiyye tarikatı mensubu Soğancızâde Ali Çelebi’ydi. İlk eğitimini babasının ikliminde alan Mehmed, ilim tahsilini derinleştirmek amacıyla o dönemin en önemli bilim merkezlerinden biri olan Mısır’a gitti. Burada gösterdiği üstün başarı ve aldığı derin eğitim sebebiyle hayatı boyunca gururla taşıyacağı "Mısrî" mahlasını kazandı. Şiirlerinde ise "Niyâzî" adını kullanarak gönül dünyasının kapılarını araladı. Farklı coğrafyalardaki çeşitli medreselerde eğitim görerek hem zahiri hem de batıni ilimlerde (tasavvuf bilgisi) kendini yetiştirdi.

KUTLU BİR HİLÂFET, LEHİSTAN SEFERİ VE BİTMEYEN SÜRGÜNLER
Niyâzî-i Mısrî için dönüm noktası, 1655 yılında Halveti şeyhi Ümmi Sinan’dan hilâfet alarak irşada (halkı doğru yola çağırma) mezun kılınması oldu. Memleketin dört bir yanında verdiği etkili vaazlarla şöhreti hızla yayıldı. Öyle ki Sultan IV. Mehmed, ordunun maneviyatını yükseltmesi amacıyla onu Lehistan seferine davet etti. Ancak onun bu yükselişi ve Vahdet-i Vücud (varlığın birliği) görüşüne olan sarsılmaz bağlılığı, dönemin bazı çevrelerini rahatsız etti. Hakkında çıkarılan asılsız iftiralar neticesinde Limni Adası’na sürgüne gönderildi. Bu çileli sürgün hayatında ona, kendisinden sonra şeyhlik makamına yükselecek olan sadık müridi Azbi Mustafa Efendi eşlik etti. Adada tam 15 yıl boyunca ağır şartlar altında yaşayan Mısrî, ölümünden bir yıl önce affedilerek Bursa’ya döndü. Ancak fikirlerinden taviz vermeyen duruşu sebebiyle Bursa Kadısı’nın şikayeti üzerine yeniden Limni Adası’na sürgün edildi.
KUŞLUK VAKTİNDE GELEN VEDA VE ÖLÜMSÜZ ESERLER
Osmanlı sarayının ve adliye mekanizmasının baskılarına rağmen inandığı yoldan dönmeyen büyük mutasavvıf, 16 Mart 1694 senesinde, bir çarşamba günü kuşluk vaktinde sürgün yeri olan Limni Adası’nda hayata gözlerini yumdu. Cenazesi, yine aynı adada bulunan türbesine defnedildi.
Arkasında Türkçe ve Arapça dillerinde kaleme alınmış manzum (şiirsel) ve mensur (düzyazı) on ciltten fazla ölümsüz eser bıraktı. Aruz ölçüsüyle yazdığı şiirlerinde Nesimî ve Fuzulî'nin coşkulu ve derin tarzından etkilenen, hece ölçüsünü kullandığı şiirlerinde ise adeta bir Yunus Emre edasıyla konuşan Niyâzî-i Mısrî, Türk tasavvuf edebiyatının en zengin kütüphanelerinden birini kurdu. Günümüze kadar ulaşan ve hâlâ büyük bir hayranlıkla okunan başlıca eserleri şunlar:
Risaletü't-Tevhid
Şerh-i Esma-i Hüsnâ
Sûre-i Yusuf Tefsiri
Şerh-i Nutk-ı Yunus Emre
Risale-i Eşrât-ı Saat
Tahirnâme
Fatihâ Tefsiri
Sûre-i Nûr Tefsiri




