Ayakla oynanılan top oyunlarının MÖ 3000’li yıllara dayandığı, önce Asya Hun Devleti’ne kadar ulaştığı sonra Çinlilerin bu oyunu geliştirdiği hatta o oyuna “CUJU” dendiği bilinmektedir. Günümüz futbolun temellerini 1800’lü yıllarda İngiltere atmıştır. 5 bin yıllık tarihi de olsa 200 yıllık tarihi de olsa futbolun, futbol artık futbol değildir.
Ortada bir oyun var ama o oyun yani ayaktopu (futbol) sadece ayakla oynanan ve 11 kişinin sahaya çıkıp mücadele ettiği bir oyun değildir. Kaç yıl önce tuttuğum takımın yani Galatasaray’ın şampiyon olduktan sonraki sevincimi irdelemiştim. Aynen şöyle yazmıştım: “Bizleri bu seviyeye getiren 100 metre uzunluğundaki çimli sahalarda deli gibi koşan 11’li oyuncular mı yoksa o 11’lerin kazandığı milyonlar mı? Beni o gece bulutların üstüne çıkaran Necati’nin hırsı mıydı yoksa Fatih Terim’in duruşu muydu? Haftada 5 kez idman yapan bu terli oyunculara niye bu kadar aşığız?”
Bu terli oyuncuların yaptığı maçın ardından o maçı yorumlamak için milyon dolarlar kazanan eski futbolcular var bu ülkede. TRT dahi, kaç yıl önce Hakan Şükür ile 2,5 milyon dolara anlaşmıştı. Rıdvan Dilmen, NTV ile 4 milyon dolara işi bağlamıştı. 15 yıldır birilerini karalayarak ve sesini sürekli yükselterek haftada üç gün program yapan eski hakemler var bu ülkede. Halen popülerliğini koruyorlar o insanlar.
Futbol sektörünün en saf bölümünü oluşturanlar taraftarlardır. Çünkü, işin içinde “para” yoktur. Hatta o maçı izlemek için gidip parasıyla bilet alır ya da o maçı yayınlayan kuruluşa üye olur para karşılığı. Fakat bu “saf” taraftarlar yani bizler, bu oyuna niye bu kadar aşık olduk? Sadece bu oyunu oynayan insanlara olsa bu aşk, belki yorumlanabilir ama bir futbol takımının başkanına dahi “aşk” ile sarılıyoruz. Aşka gelen o başkan, bu “ayaktopu” yüzünden 2 yıl içeride yatabiliyor. Ve yine yatarım, diyebiliyor.
Biletini alıp maça giden o “saf” taraftarlar, takımı kaybettiği zaman o şehri toz dumana çevirebiliyor. Ve bu normal karşılanıyor artık. Bu tür toz-dumanlı olaylar için sponsor olan çok iş adamı vardır.
Hayatında hiç statta maç izlemeyen bir arkadaşımızı Gaziantep-Galatasaray maçına götürmüştük geçen yıl. Hayretler içerisinde kalmıştı. 90 dakika Aziz Yıldırım’a küfreden binleri görünce “şok” olmuştu. Maç Antep’te oynanıyordu ve Fenerbahçe olayın hiçbir yerinde yoktu… Düz mantıkla bakan acemi arkadaşımız çok şaşırmıştı. Gerçekten şaşırmak gerekir ama bizler şaşırmıyorduk.
Ülkenin her şehrinde küfür yiyen ve o takım uğruna hapishaneye düşen bir adamın halen bu ısrarlı tavrına şaşırıyorum aslında.
Önüne geçilemeyen bir “aşk” var ortada ve bu sevgi “hırsa” dönüşmüş durumda. Başkanından yöneticisine, futbolcusundan tercümanına, hakeminden taraftarına varıncaya kadar bir “agresiflik” var ortada. Ve kimsenin kimseye tahammülü yok. O aşk ile bağlandığımız futbolcuya, yeri geldiği zaman koro şeklinde ve kafiyeli bir küfür dizebiliriz. Ya da o aşk ile bağlandığımız başkana da aynı şekilde küfürler sıralayabiliriz. Aynı maç içerisinde yani 90 dakika boyunca aynı oyuncuya hem küfredip hem de alkışlayabiliriz.
Ortada bir “oyun” var ama… O oyunu biz sadece 11 kişinin oynadığını zannediyoruz galiba.