“Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorsunuz, ne semt sahalarıymış arkadaş” dediğinizi duyar gibiyim.

Ama gerçekten işin özü orada.

Bugün Türkiye’de futbola dair tartıştığımız her sorunun temel noktası orası.

Milli takımımızdaki rezil durum zaten herkesin malumu.

Ülke futbolunun vergi ve maliye borçlarının dışında genel bütçeleri artık SOS veriyor.

Yabancılar sınırlı mı olsun sınırsız mı lafları artık tiksindirir duruma geldi.

Zaten alt yapının adını ağzımıza almaya korkar olduk çünkü bir dokun bin ah işit!

Kısacası başarısızlığın, çözümsüzlüğün biri bin para...

“E bunların semt sahalarıyla ne alakası var” diyebilirsiniz o halde yanıt vereyim.

Öncelikle semt sahalarını ben demiyorum daha geçenlerde Brezilyalı çalım ustası, büyük yetenek Ronaldinho söyledi; “En iyi futbol eğitimi sokaklarda verilendir” diye.

Hakikaten şöyle bir düşünün şimdi 2 dakika, hangimizin Malatya’da efsane bir semt sahasında maçı yok?

Ben bile daha 90’larda çocukken hatırlıyorum Yeşiltepe’yi, Şeker’i, Sümer’i, Tandoğan’ı, Hilaltepe’yi, Orduzu’yu, Kernek’i, Sanat Okulunu...

Ne maçlar oynanırdı oralarda. Doğru düzgün spor malzemesi bile yoktu.

Kramponu olan ne ala ya diğerleri...

Geniş kot üstüne askılı atlet mi dersiniz, kundurayla oynayan mı, yün kazakla kaleye geçenden, kara lastikleri bugünkü nıke mercurial gibi kullananları mı ne ararsanız vardı.

Üstelik ülkenin alım gücü o kadar düşüktü ki, spor yapmaya para harcayacak ekstra durumumuz bile yoktu milletçe.

Tüm bu yoksulluklar içinde çıkan yıldızlara bakın peki, Hamiler, Ertuğrullar, Aliler, Mustafalar, Hakanlar, Metinler, Feyyazlar, Sergenler, Hasanlar, Bülentler...

Bugün kimler var bu kalitede?

Yok.

Çünkü artık alt yapılarımız iflas noktasına geldi.

Az buçuk yeteneği olan gencecik oyuncuları, şehir baskısı, hoca baskısı, medya baskısı derken yok edip gidiyoruz. Geriye kalanlar da asıl futbol eğitimini, saygıyı, yazınsal olmayan sözlü mahalle kurallarını öğrenmediği için yetenekli olsa da beyinsel olarak sakat geliştiğinden bir yerde parça kırıyor.

Oysa önceden öyle miydi?

Büyüklerle oynamak diye şerefli bir yükseliş vardı mesela toprak sahada. En küçükler daima su taşır, top yetiştirirdi. Kötü zeminde seken top her oyuncuya hissetme becerisi katar, top kontrolü zor olduğundan daha teknik olmalarını sağlardı. Çoğu zaman hakem olmazdı, haliyle faule bile 22 kişi karar verirdi. Taraf tutma, kavga yaşanmazdı. Evinden çıkan, ekmeğine salçayı süren, kadroya girmek için semt sahasına koşardı. Şimdi keyifsiz maçlar için denir ya ‘gazozuna’ diye, o dönem maçlar gazozuna oynanırdı. İddia, hedef, yenileni küçümseme, nefret, aşırılık yoktu. Sadece gazozunaydı maçlar. Düştüğümüzde parçalanan dizlerimiz toprakla kabuk bağlardı, hiç mikrop kapmazdı, vücuttaki bütün negatif enerjiler toprağa geçer, akşam ezanı bitiş düdüğü olur, herkes evinde ailesiyle sofraya otururdu.

Sentetik sahalar, ışıklandırma sistemleri, spor mağazaları, markalar, kramponlar, tekmelikler hiç biri yoktu mahalle futbolunda ama daha fazla yetenekli sporcular çıkardı. Şimdi sentetik sahada idman yapa yapa kaymayı bilmiyor genç oyuncular. Mahalle maçları amatör takımlar için doğal bir seçmeydi. Hakemsiz özel maçlar gibiydi, öne çıkanlar hemen lisanslı futbola başlardı.

Bu sahaları maalesef betonlaşan imara kurban ettik. Bırakın futbolu spor yapan gencimiz yok. Kahveler dolu, sigara içmeyen genç nüfus neredeyse yok denecek kadar az. Alt yapıya gidenlerin yarısının hiç yeteneği yok, çünkü oynamadılar ki mahallede hissetsinler, başarsınlar, özgüvenli olsunlar.

Şimdi de boş boş tartışıyoruz neden alt yapıdan futbolcu çıkmıyor diye.

Onun için gelin yalvaralım yakaralım, o boş arazileri hiç değilse betonla kapanana kadar birkaç semtte saha yaptıralım.