Dün, 15 Mart Uluslararası İslamofobi ile Mücadele Günü’ydü. Ne acıdır ki, dünyanın en muhteşem, en yüce ve bugüne kadar hiçbir şekilde bozulmamış olan İslam dini, korkulması gereken bir olgu gibi lanse ediliyor. İnsan düşünmeden edemiyor: Bir insan, İslam’dan ve Müslümanlardan neden korkar?

Bu sorunun cevabını ararken karşımıza iki temel neden çıkıyor: Cehalet ve kasıtlı propaganda. Kimileri gerçekten İslam’ı bilmediği, anlamadığı için bu korkuya kapılırken; kimileri ise bu korkuyu körükleyerek siyasi çıkar sağlama peşindedir. Oysa İslam, korkunun değil; barışın, adaletin ve merhametin dinidir. Bunu anlamak için ön yargılardan sıyrılıp İslam’ın hakikatini görmek gerekir. Ne yazık ki, İslamofobi esiri olan insanlar, tanımadıklarını tanımak için mücadele etmeyenler ya da gerçeği gördükleri hâlde gözleri kapalı, kalpleri mühürlü olanlardır. İşte bu yüzden İslamofobi, yalnızca Müslümanların değil, insanlığın ortak sorunudur.

TARİHSEL SÜREÇ: İSLAMOFOBİ KORKUSU NASIL BESLENDİ?

İslamofobinin kökleri, Haçlı Seferleri’ne kadar uzanır. O dönemde Batı dünyası, İslam’ı bir tehdit olarak görmüş, Müslümanları ise “öteki” olarak tanımlamıştır. Zamanla bu algı, sömürgecilik ve emperyalizm ile daha da güçlendi. Modern çağda ise 11 Eylül 2001 saldırıları, İslamofobinin yeniden alevlenmesine neden oldu.

Bu olay sonrası Batı medyası, İslam’ı sürekli olarak şiddetle ilişkilendirerek bir korku atmosferi oluşturdu. Oysa İslam, bir terör dini değil; adalet ve merhamet dinidir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:

“Kim bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur; kim de bir canı kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış gibi olur.” (Maide, 5/32)

Peki, böyle bir inanca sahip olan Müslümanlardan neden korkulur? Cevap basit: Bilmiyorlar. Bilmeyenler ya öğrenmeli ya da öğrendikleri hâlde gerçeği inkâr edenler, kör kalmaya devam edeceklerdir.

SİYASETİN KİRLİ OYUNLARI VE MEDYANIN ZEHİRLİ DİLİ

Bugün İslamofobi, sadece cehaletin değil; aynı zamanda siyasi çıkarların bir sonucu olarak varlığını sürdürüyor. Bazı siyasi güçler, halkı korku üzerinden yönetmenin en kolay yol olduğunu keşfetti. “Böl ve yönet” politikasıyla, toplumları kutuplaştırmak için Müslümanlar bir hedef hâline getirildi.

Medya ise, bu propagandanın en güçlü silahı oldu. Bir suç işlendiğinde fail Müslümansa, haberlerde mutlaka “Müslüman terörist” ifadesi kullanılır. Ancak fail bir Hristiyan ya da Yahudi olduğunda, dini kimliği asla ön plana çıkarılmaz. İşte bu çifte standart, İslamofobiyi besleyen en büyük kaynaklardan biridir.

Oysa Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Medine’de farklı inanç gruplarını Medine Vesikası ile barış içinde bir arada yaşatmış; adaletin, merhametin ve hoşgörünün en güzel örneklerini vermiştir. Ne yazık ki, bugün bu gerçekler göz ardı edilip İslam, korkulacak bir düşman gibi gösterilmektedir.

İSLAMOFOBİNİN ZARARLARI: KORKUNUN ESARETİ

İslamofobi yalnızca Müslümanlara değil, tüm insanlığa zarar veren bir virüs gibidir. Zira önyargı ve nefret, toplumları böler, insanları yalnızlaştırır. Özellikle Batı’da Müslümanlar, eğitimden iş hayatına kadar her alanda ayrımcılığa uğramakta, sosyal hayattan dışlanmakta ve hatta fiziksel saldırılara maruz kalmaktadır.

Fakat asıl tehlike, bu nefretin yalnızca bireysel düzeyde kalmaması. İslamofobinin en büyük zararı, onu körükleyen toplumlara dokunur. Korku üzerine kurulan hiçbir toplum huzurlu olamaz. Önyargı ve nefret, sadece Müslümanları değil; o nefretin sahibi olan insanları da zincire vurur. Bu zincir, insanları yalnızlaştırır, toplumları parçalar ve nihayetinde medeniyetleri çökertir.

İSLAM’IN HOŞGÖRÜSÜ: BARIŞ VE KARDEŞLİK

Oysa İslam, adının anlamından da anlaşılacağı üzere barış, huzur ve güven demektir. Kur’an, adaleti emreder, iyiliği yaymayı ve kötülükten sakındırmayı öğütler:

“Muhakkak ki Allah adaleti, iyilik yapmayı ve akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenalığı ve azgınlığı yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 16/90)

Eğer dünya, İslam’ın adaletini ve hoşgörüsünü anlamış olsaydı, bugün yeryüzünde savaşlar değil, barış hüküm sürerdi. Zira İslam, insanları birbirine düşman etmek için değil, kardeş kılmak için gelmiştir. Batı dünyası, İslamofobi yerine İslam’ı anlamayı seçseydi, nefretin yerini sevgi; kaosun yerini düzen alırdı.

İSLAM: KORKULARA ŞİFA, ZULME KARŞI ADALET

İslam, korkulacak bir din değil; aksine, korkulardan emin olmanın, huzur ve güven bulmanın tek adresidir. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:

“Kim Allah’a yönelir ve O’nun emirlerine göre yaşarsa, onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.” (Bakara, 2/112)

İslam, adaletin, merhametin ve hoşgörünün temelini atmış; insanların canını, malını ve onurunu korumayı esas almıştır. İslamofobi denen hastalıklı düşünce, bu hakikatleri görmezden gelip korku ve nefret yayarak insanları birbirine düşman etmeyi amaçlar. Oysa İslam, korkuyla değil; sevgiyle anlaşılır ve ancak hakikati arayanlar bu güzelliğe erişebilir.

Bu akımı siyasi bir malzeme hâline getirip Müslümanlara zulmedenler ise büyük bir vebal altındadır. Allah, zulmü asla sevmez ve zalimlerin akıbeti hüsran olacaktır:

“Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (Hud, 11/113)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise şöyle buyurur:

“Zulümden sakının; çünkü zulüm, kıyamet günü karanlıklar olacaktır.” (Müslim, Birr, 56)

İslamofobinin pençesinde kıvrananlar, hakikati görmek yerine nefretin kör karanlığına sarılmakta; oysa yalnızca İslam’ın adalet güneşi, bu karanlığı aydınlatacak kudrete sahiptir.

CEHALETİN DUVARINI YIKMAK

İslamofobi yalnızca Müslümanların değil; insanlığın ortak sorunudur. Çünkü önyargı ve nefret, toplumları bölmekten başka bir işe yaramaz. İnsanları korkuyla yönetmek, kısa vadede bazılarına kazanç sağlayabilir ama uzun vadede barışı ve kardeşliği yok eder.

Dünyanın huzur bulması için cehaletin duvarını yıkmalı, nefretin karanlığını aydınlatmalıyız.

Unutmayalım ki:

“İslamofobi, zayıf kalplerin ürkek silahıdır; oysa cesaret, hoşgörünün ve anlayışın ışığında filizlenir.”

Saygılarımla.