Bizim çağalık dönemimizde mahalle maçları o kadar önemli bir olaydı ki, tüm mahallenin gündemi buna yoğunlaşır, maç öncesi ve maç sonrasındaki bir haftanın konusu, haftanın maçı olurdu.
Kernek ve Mutlu Gençlik arasındaki mahalle maçları, İstanbul derbilerini! aratmayacak şekilde ilgi ve heyecan uyandırırdı. Yenilince mahallenin namusuna kara çalınmış gibi hüzünlenir, bir hafta kendimize gelemezdik. Cahallık işte!
Mahalle maçlarına hazırlık demek, kendi aramızda, gerekirse minyatür kale maç yapmak demekti. Bu maçlarında da kimin koyduğu bilinmeyen, kendine özgü kuralları vardı.
Öyle direğimiz falan yoktu, adımlamayla ölçülen yerlere konulan, iki taşla kalemizi kurar maça başlardık. Hır gür çok olurdu, yok havadan gitti, yok taş üstü gitti gibi itirazlar gırla giderdi.
Takım kurulurken "İ beni yedim seni, bana eş gerek, al eşini" sözleriyle başlayan bir tekerlemeyle oyuncular paylaştırılır, iyi oynayan iki kişi aynı takıma verilmezdi.
Maçlar minyatür kale oynanıyorsa penaltı atışları, kaleye arka dönülerek, boş kaleye ters topukla atılırdı. Maçlar altıda "haftaym" on ikide biter diye başlar, hava kararınca, veya akşam ezanı okununca yani ana baba “Yerler möhürlendi hadi eve!” deyince biterdi.
Üç korner bir penaltıydı, top oyuncunun münasip bir yerine gelince herkes "işe, işe işe" diye tempo tutardı. Abanmak, pis burun vurmak çok makbul sayılmaz ve eleştirilirdi. Kaleci topu üç kere sektirirse, "Açılsana ollum, üç kere sektirdim"' derdi ve rakip açılırdı.
Topun sahibi, tüm kuralları koyar, kaptanlığı alır, kaleye hiç geçmez, kimin oynayıp oynamayacağına o karar verir, kafası bozulursa da topunu alır gider ve maçı bitirirdi. O zamanın topları da toptu hani, topa kafa vurmak cesaret isterdi. Hem ağırdı hem de bağcıklı sibop tarafı kafamıza gelince kafamız yarılırdı.
Penaltı olduğu konusunda ihtilaf varsa, seyircilerin görüşü alınır ve ona uyulurdu. Gol konusunda tartışmalar başladığında golü yiyen takımın doğrucu Davud'u bir oyuncu mutlaka çıkar
-"Goldü ollum, haklarını yemeyek, hak yemek bize gelmiyi"diyerek karşı tarafın övgüleriarasında golü saydırırdı.
Top kime çarparak dışarı çıktıysa, top nereye giderse gitsin o oyuncu gider topu getirirdi. Bir de sırf bizim mahalle için geçerli olan topun dereye düşmesi olayı vardı. O zaman topun geri gelmeme, "horhor" a gitme endişesiyle bütün takım dere boyunca topun arkasından koşar, en müsait görülen yerde, takımın en esnek olanı boylu boyunca uzanır sanki akan suyu kucaklarcasına, hızla akan suda topu yakalardı.
Akşam namazı yaklaşmışsa golü atan maçı kazanırdı. Haftaym veya maç sonunda genelde sahanın yanındaki evlere koşulur, aynı bardakla sular kana kana içilirdi.
Tüm defansı çalımlayarak geçen futbolcu, kaleciyi de geçmişse golü ya poposuyla ya da eğilip kafasıyla dürterek atardı.
Amatör spor kulüplerinde top oynayanlar, bıyığı çıkmış, iri yarı olanlar "herif" kategorisine girdiği için oynatılmazdı.
Kaleden kaleye gol olmaz kuralı işler kalecinin degajla attığı gol sayılmazdı.
Herhalde paranın yokluğundan olsa gerek para atışı yerine yassı bir taş bulunur ve bir tarafına tükürülerek, yaş mı, kuru mu diyerek atış yapılır bilen oyuna başlardı.
Hakemi unuttuk değil mi?
Genelde yoldan geçen işi olmayan biri de hakem olurdu.
Fifa kurallarından çok farklı değil mi?
Bu maçları biz ya tarlada, ya arabanın saatte bir geçtiği mahallemizde asfaltta yapardık.
Şimdi semt sahaları, formalar, ayakkabılar, futbol topları hepsi mükemmel.
Futbol oynamak şimdi ki çocuklara güzel...
Ama bizim aldığımız tadı alıyorlar mı?
Sanmıyorum...
Selam olsun Malatya'mın güzel insanlarına…