Mübarek Ramazan’ın ilk günü ve herkesin kafasında “Nasıl bitecek bu 29 gün?” sorusu. Öncelikle mübarek Ramazan’ınızı kutlar, hayırlara vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ederim. Tabi bir Ramazan yazısı yazacak kadar dini yönden donanımlı mıyım, elbette ki hayır. Ama en azından “oruç-ramazan” ayı denklemini değerlendirebilecek donanıma haiz olduğumu düşünüyorum.
Gerçi değinmek istediğim konu yazarken aşırı bir bilgelik gerektirecek bir konu da değil.
“Ramazan’ı nasıl yaşıyoruz?” gibisinden düz bir soru etrafında kısa bir tur atmak istiyorum.
Nasıl yaşıyoruz bu mübarek ayı?
Ben, bu mübarek ayın o eşsiz hazzını sahuruyla, iftarıyla, teravih namazıyla birlikte büyük bir heyecan içinde kucaklayarak yaşadığımı söyleyebilirim mesela.
Tabi herkes bu şekilde yaşamayabilir. Kimisi sadece orucunu tutar, kimisi sadece namazını kılar, kimisi de her ikisini birden yapamayabilir. Zira İslam dini oldukça affedici ve aslında insanlar için kolay bir dindir. Zorlaştıran biziz!
Neyse esas konuya girelim…
Şimdi Ramazan ayı geldi evet, güzel güzel herkesin manevi duygularla bir birlerine sarıldıkları sahnelere şahit olacağız, evet… Ancak bu sarılmalar, bu manevi yaşayışlar sadece sözde kalmasın lütfen.
Nasıl mı?
Mesela orucun sadece aç kalmak olmadığını, aynı zamanda nefsi körelten en büyük ilaç olduğunu bilerek yaşamak.
Öyle değil mi ama… Ramazan, ne tek başına aç kalmak ne de diğer eylemlere ket vurmaktır.
Ramazan en başta hoşgörüdür. Karşısındaki kişinin Müslüman olup olmadığına bakmaksızın ona hoşgörüyle yaklaşabilmektir. Ancak ne yazık ki günümüzde bu hoş görünün sadece izi var! Kaldı ki biz oruçlu olmayana bile hoşgörüyle yaklaşamıyoruz.
Bunları düşünmek, yazmak bile ne acı öyle değil mi?
İşte bize kocaman bir şans… Ramazan ayı içerisindeyiz. Tövbe etmek için, arınmak için en güzel fırsat. İslam dininin ne kadar kudretli, ne kadar kucaklayıcı bir din olduğunu gösterip, bu mübarek ayı bir başlangıç, bir milat olarak önümüze koyabiliriz.